Fantastik bir Iron Man deneyimi yaşadım.
Öncelikle filme Antalya'da gittim. Dublaj seyrettim. Film bitti, Internet'te okuduğum üzere filmin sonundaki Samuel Jackson sahnesini beklemeye başladım. Herkes çıktı. Jenerik sırasında çart diye filmi bitirdiler.
Koşa koşa makina odasına gittim. Dedim ki, "yahu filmin sonunda sahne var, onu seretçem ben"
Adamlar "alla alla hakket mi ya" dediler. "Tamam, bekleyin" dediler. Bir süre tek başıma salonda bekledim. Jeneriği ileri sardılar. Sonra tüm sinema çalışanları benimle beraber salona doluştu. Ben içimden, "ulan ya sonunda sahne yoksa... sıçtım ben" dedim.
Herneyse, sahne varmış. Spoil etmeyeyim ama oldukça seyredilesi bir sahne. O yüzden gerekiyorsa siz de kkavga döğüş salonunuzdan ısrarla isteyiniz.
Filme gelelim: Iron Man, bu dönem Marvel'in yükselen değeri. Gerçek bir insana en çok benzeyen kahraman. İyi kalpli mi kötü kalpli mi belli değil, alıştığımız üzere pek çocukça da değil.
Filmi, bence iyi kotarmışlar ve orjinaline de oldukça yakın yapmışlar. Sadece Jarvis biraz güme gitmiş. Anncak yine de Jarvis için iyi bir karar olmuş çünkü esasında zengin milyonerin iyi kalpli uşağı konsepti biraz Batman'den araktır.
Kötü adam pek başarılı değil - yerine Mandrin olsa daha iyi olurmuş ama bennce yine de iyi bir başlangıç filmi olmuş, devamı daha iyi olabilir.
Gidiniz gönül rahatlığıyla seyrediniz. Sonunu beklemeyi unutmayınız.
Iron Man - he can do what an iron can
Film Eleştiri: Vantage Point "Kitap gibi film"
Çizgi romanlarda "crossover" denen bir anlatım tarzı vardır. Firmalar, sadece 1 ana karakterle yetinmeyip, öylesine büyük bir hikaye hazırlarlar ki, o yayınevinin neredeyse tüm kahramanları aynı hikayede rol alır. Ancak, bu hikayeyi takip ettiğiniz karakterin kendi kitabından, onun bakış açısıyla okursunuz. Böylece, büyük hikaye bir çok kahramanın gözünden, çoğu zaman aynı olaylar tekrarlanarak bile olsa anlatılır. Tüm hikayeyi anlamak için ve tam zevki almak için, her kahramanın kitabını okumak gereklidir. (Evet! Firmalar bunu satış arttırmak için yaparlar)
Vantage Point; benzer bir tekniği kullanan dahiyane, MÜTHİŞ bir film.
Amerikan başkanına yapılan bir suikast girişimini anlatıyor. Bu bilindik ve binlerce kere filmlere konu olmuş hikaye, bir düzine enfes oyuncuyla - crossover benzeri bir teknikle işleniyor.
Her kahramanın bakış açısıyla, hikaye netlik kazanıyor ve en sonunda teroristlerin bakış açısıyla ve tüm kahramanların yer aldığı bir finalle sonlanıyor. Son derece standart, son derece klişe, son derece rutin böylesine bir filmi - sadece anlatış şeklinin başarısıyla zevkten kudurarak izliyorsunuz.
Bugüne kadar film ve kitapları karşılaştırırken filmlerde olamayan 2 teknik sebebiyle kitapları üstün tutardım:
- Bakış açısı. Kitap sadece bir veya bölümlerde değişmek suretiyle birden fazla kişinin bakış açısıyla yazılabilir. Bakış açısı kimdeyse sadece onun gözlerinden görürsünüz, dünyayı onun algıladığı gibi algılarsınız ve sadece onun bilebildiklerini bilirsiniz. Vantage Point bunu bir filmde yapmayı başarıyor.
- İç ses. Kitaplarda, kahraman düşüncelerini sizlerle paylaşır, iç sesiyle konuşur. Vantage Point, belli bir anda sadece 1 kişiye focus olarak, oyuncuların kabiliyetiyle bunu da başarıyor. Özellikle, zaten başlı başına süper bir oyuncu olan Forest Whitaker oyunculuğuyla çok güzel bir iç ses yaratıyor.
Bu filmi, ne yapıp edip seyredin. Siz de benim gibi, zaten temcit pilavı gibi tekrarlanan konulardan sıkıldıysanız, en azından farklı bir bakış açısına sahip bir filmle nefes alabilirsiniz.
Film Eleştiri: Ruins "İçimden çimen çıktı"
"Bir ingiliz, bir fransız, bir de laz" ne kadar klişeyse 2 genç amerikan çiftin gözlerden ırak bir yere gidip katletilmesi de o kadar klişedir.
Genç Amerikan çiftleri, korku film literatürünün başlangıcından beri abuk subuk yerlere gidip çeşitli vahşi şekillerde farklı farklı sapıkların veya insanüstü güçlerin sırayla kurbanı olmaktadırlar.
İzleyici, bu tip filmleri afişinden tanır ve ne yiyeceğini bilerek zevkle bu filmlere gider ki hala çekilmeye devam edilirler. Genel bahis konusu, ölüme giden bu kahramanların hangi sırada öleceği ve en son hangisinin kalacağıdır.
Ruins yine tarzın güvenilir bir filmi, sürpriz çıkmıyor - değişik bir şey olmuyor, klişeleşmiş yapısıyla devam ediyor ve beklenen bir sonla bitiyor.
Restorana gidip zaten sevdiğiniz bir yemeği tekrar istemeyle aynı şey bu. Ne çıkacağını biliyorsunuz, seviyorsanız gidin yiyin.
Film Eleştiri: In The Name Of The King "Koşarak kaçın"
Uwe Boll isimli Alman yönetmeni duydunuz mu?
Duymadıysanız, filmlerinden uzak durum. Duyduysanız zaten uzak duruyorsunuzdur. (Belki de Uwe Boll bir daha film yapmasın imza kampanyasına katılmışsınızdır. Gerçekten, var bu kampanya)
Bu arkadaş, bilgisayar oyunlarına pek feci filmler yapmasıyla ünlü. Mesela, Alone In The Dark... Mesela BloodRayne...
Esasında, azmine şaşmak lazım çünkü bu tarz filmlerin sadece yönetmeni değil. Oyun filmleri için:
- Gidiyor, parayı bastırıp lisansını satın alıyor...
- Prodüktör oluyor...
- Senaryoyu yazıyor...
- Yönetiyor...
Gelelim filmimize, Dungeon Siege isimli; "çiftçiden başlayarak bütün krallığa hükmeden bir kahraman olma" konulu rol yapma oyunu filme dönüştürülmüş.
İçinde goblin benzeri, elf benzeri, büyücü benzeri fantazi öğeleri olan bir film ne yapılabilir de REZALET hale getirilebilir? Buyrun inceleyelim...
- Başrole, piyasada aynı anda 3 filmi olan - kel - Jason Statham konulur. Bir salonda Bank Job oynarken diğer salonda barbar Statham akılda kavram karmaşası yaratır.
- Kötü adama son derece modern deri giysiler giydirilir ve modern bir saç kesimi yapılır ki filmin uyduruk olduğu ortaya çıkar.
- Azıcık bir konusu olan (oyun bu yahu, hemde strateji oyunu neredeyse) filmi 120 dakika sürdürür, orjinal versiyonu ise 180 dakikadır. Allahtan 120 ye kesilmiştir.
- Goblin'e benzer "düşman" yaratıkları öylesine kötü yapar ki - Dünyayı Kurtaran Adam yaratıklarıyla yarıştırılabilsin.
- Elf konseptini alır, feminizm ile harmanlar.
- Diyalogları sıkıcı, kamera açılarını rezalet yapar ki; amatör film gerçekliği sağlanır.
Dizi Eleştiri: Galactica
Şöyle bir tez var: Rating ölçer cihazları ortalama izleyici kitlesiyle buluştuğu için, genel izleyiciye uygun diziler & programlar yüksek rating alır, çok seyredilir gözükür. Oysa hedef izleyici kitlesi olan diziler, diyelim ki geekler için çevrilmiş olanlar ortalamaya hitap etmediğinden ratingleri düşük kalır.
Bu tezin doğruluğu, dizilerin DVD olarak piyasaya sürülmesi sonrası ortaya çıktı. Düşük rating alan bazı spesifik hedef kitleli diziler ki bunların içinde Joss Whedon Serenity, Futurama gibilerini sayabiliriz, ekstrem DVD başarıları yakaladılar.
Bunun başka bir ispatı da filmler, yani rating ölçüm cihazları yerine satın alınan biletle başarısı ölçülen medyada nedense; bilim kurgu, korku gibi genelde TV'de çok iş yapmayan türler hep box office'de yukarıya oynarlar. Keza iTunes gibi yine dizi satın alabildiğiniz medyalarda da bu özel kitleli türler hep ortalamaya oynayan dizilerden daha çok satın alınırlar.
Bunları söyledikten sonra, az izlenen Amerikan sci-fi channel ki bu seneye kadar HD'ye bile geçememişti, Galactica gibi ilk 10'a rating olarak giremeyen ama biz 3x'li yaşlardakilerin gönüllerine taht kurmuş bir diziyi konseptiyle de oynayarak tekrar başlattı.
4 sezon ve 1 de TV filmi, yanında çizgi romanıyla birlikte gelen Galactica, bilmeyenler için; Gelecekte insanların yarattığı akıllı robotların insanlığı yok etmesiyle başlıyor. Bu efendi tanımaz Asimov kanunlarından yoksun pis robotlar, dünya dışında kolonileşmiş insan ırkını anlık bir saldırıda yok ediyorlar. Geriye sadece donanmadaki en eski gemi Galactica ve bir kaç askeri olmayan yolcu gemisi kalıyor. Parmakla sayılabilecek kadar insan, koskoca bir robot ırkını arkasına takarak kolonizasyonun başladığı sanılan mitik "Dünya" gezegenin bulmaya çalışıyorlar.
Çocukluğumuzdan tanıdığımız Starbucks ve Apollo bu sefer birbirine aşık kadın ve erkek pilot olarak geri dönerken, saylon taraftarı doktor Baltar müthiş bir oyunculukla değişmezler arasında yer lıyor. Ancak, dizinin yaşça büyük oyuncuları Amiral Adama ve kalan üç beş kişinin Amerikan Başkanı bayan Roslin, oyunculuk başarılarıyla Apollo ve Starbucks'dan rol çalıyorlar.
İlla eleştiri yapmak gerekirse, Saylon'ların (Robot ırkı - heyecanla konuşurken Saylon'lular diye de hitap etmekte sakınca yoktur) gelişkin modellerinin 6+5 insandan oluşmalarını sayabiliriz (bilmeyenler için parantez 6 adet generic saylon modeli ve 5 tane bonus gizli saylon modeli var). Bu insana benzeyen Saylon'lar bende durup durup "maliyetten kaçmak için robotları insan yapmışlar" düşüncesinin oluşmasına sebep oluyor (Ki içlerinden bazı modellere erkek insanların canı feda).
Seyretmeyenler tez seyrede! Çünkü bu sezon dananın kuyruğu kopacak ve dünya bulunacak - dizi planlandığı gibi tadında bitirilecek.
So say we all...
Film Eleştiri: What the Bleep Do We Know? "Bilmesemde olurmuş"
Şans eseri, daha önce içeriği hakkında fikrim olmayan bu belgeseli seyretme fırsatım oldu. Başında, bu aralar sinsice ilgi alanıma giren kuantum fiziğiyle ilgili olduğunu görüp sevindim.
Belgeseli seyrederken sinirlendim. "Yahu, bu anlattıkları bana safsata gibi geliyor ama bir sürü bilim adamı konuşuyor. Bir sürü şeyi yanlış biliyormuşum demek ki" diye düşündüm.
Sabırla, sonuna kadar (2ye bölüp izleyebildim), bazen az da olsa mantıklı gelebilecek bir sürü hoşuma gitmeyen fikri sindirmeye çalışarak seyrettim.
Belgeselin sonunda, ki belgesel iyiden iyiye Secret (Sır)'a döndükten sonra - benden binbir şeyi binbir şekilde daha iyi bilen bilim adamlarının kimlikleri teker teker açıklandı. Aa! Ne göreyim, bilim adamı sandığım kuantum fiziği ile ilgili atıp tutan kişilerin bir çoğu teolojist, filmi sponsore eden dernek "Ramtha'nın aydınlanma okulu", belgesel boyunca en çok konuşan kadın okulun kurucusu - belgesel amacı da bilim ve ruhanilik arası metafizik bir köprü kurmak olduğu ortaya çıktı!
Nasıl mutlu oldum bilemezsiniz. Bir an, "Yahu bir sürü kuantum fizikcisi, bu kadar saçma sapan şeyler söylüyorsa bir yerlerde çok feci çuvallamışım" diye düşünmedim değil. Derin bir nefes aldım.
Wiki'ye girdim, Amazon'a girdim. Belgeselin, bilimi yanlış gösterdiğini, sözdebilim olduğunu, kuantum mistisizmi olduğunu okudukça rahatladım.
Şimdi, planım, bilgi yetersizliğim nedeniyle yeterli ahkam kesemediğim ve oyuna geleyazdığım kuantum fiziğini etraflıca öğrenmek. Ortalama bir insanın bilim hakkında yetersiz olan görüşlerini saptırmaya çalışan Ramtha Ruhanilik Okulunu kınıyorum. :)
Aman sakın seyretmeyin. Yerine Secret'i okuyun. Onu da boşverin, kendinizle barışın olsun bitsin. Kendinizle barışmak için kuantum fiziğine ihtiyaç duymanıza gerek yok. Ya da belgeseli seyredip gaza gelip "Ben de tanrıymışım! Hepimiz tanrıymışız!" diye etrafta koşturmanıza da gerek yok.
Film Eleştiri: Bank Job "2 filim birden"

1. Artık her filmde Jason Statham oynuyor.
2. İngiliz filmlerini genel olarak seviyorum.
3. İki yarısı da başka bir film olabilir: ilk yarı banka soygunu, ikinci yarı şantaj filmi.
4. Filmin baş aktristi, Saffron Burrows, şaşırtıcı derecede Demet Akbağ'a benziyor.
5. Film gerçek bir olayı konu alıyor - dünyadaki en büyük maddi zarara yol açan soygunlardan birini.
6. İki film olabileceği için; banka soygunu ve şantaj, ikisinde de çok başarılı değil.
Bir eleştiri demiş ki, Oceans 11'ın konusu da olan versiyonu. :)
Hollywood vari aksiyon sevmiyorsanız, gidin derim.
Film Eleştiri: Juno "Buna n'olur gidin"
Filmin ana mesajı nedir bilmiyorum ama 100 üzerinden 104 veriyorum.
Bu film için eleştirecek herhangi bir şey yazamıyorum. Gidip seyretmenizi istiyorum.
Ben filmin mesajının şu olduğunu düşünüyorum: Başınıza ne gelirse gelsin, kararlarınız ne olursa olsun, kendiniz ve etrafınız olumlu olmaya devam ederse mutlu olursunuz.
Filmden mutlu ayrıldım. Bu da bana yeter.
Film Eleştiri: Spiderwick Chronicles "Fantazi işinde para varmış"
Yüzyıllar sonra apple faresi ile buluştuk. Cafe Nero'da kahve içip hararetli bir şekilde interneti tartıştık. (şu karşıda gördüğümüz footlocker firmasına web sitesi yapsan ne olur, yapmasan ne olur - web işi yapacaksan kurumsal bir site değil, web projesi yapacaksın - yeni bir web tasarımcısı kurumsal site yapsa ne farkeder, profesyoneli yapsa ne farkeder - insert routine web based anonymous thought - üç beş küçük kurumsal site yapacağına bütün yıl 1 adet büyük web işi yapsan daha iyi olmaz mı)
O kahve benim şu kahve senin, laf lafı şu o veya bu şekilde açarken sinema saati geldiğini farketmemizle birlikte biletimizi de kaybettiğimizi farkettik. Elimizde sadece (şans eseri) kredi kartı slibimiz vardı.
Kasiyere koşturduk. El ve kol hareketleriyle destekli olarak biletimizi kaybettiğimizi F 7-8 sırasına bilet aldığımıza yemin ediyor olduğumuzu anlatıp, kart slibini matah bir belge olarak göstermeye yeltendik. Kasiyer, tüm sevimsizliğiyle "İkna olsam bile yetkim yok" dedi, bir alt kata bizi "ofis"e gönderdi.
"Ofis"e geldiğimizde görevli arkadaşa: Biletimizi kaybettiğimizi E 5-6 sırasına bilet aldığımıza
yemin ediyor olduğumuzu anlatıp, kart slibini matah bir belge olarak göstermeye yeltendik. Görevli, "Lütfen bir süre burada bekleyin" diyerek "ofis" in karanlığında kayboldu.
Bir süre sonra, "Filme bilet alan sadece 2 kişi var zaten, size inanıyorum" dedi.
Salona yürüdük.
Salona geldiğimizde yer göstericiye: Biletimizi kaybettiğimizi G 8-9 sırasına bilet aldığımıza... "Salon boş buyrun" dedi ve içeri girdik.
Boş salonda utanmadan telefonlarımızın sesini bile kapamadık.
Birbirimize iPhone ve iTouch'larımızı gösterip, browserlarımızda aynı blogun aynı haberini açık bulduğumuzda filmin 5-6 dakika önce başlamış olduğunu gördük ve konsantre olmaya çalıştık.
Film standart bir Narnia/Golden Compass benzeri. Narnia'dan kat kat güzel, Golden Compass (eksi Nicole Kidman) dan güzel. Golden Compass (artı Nicole Kidman)'a eşit.
Bana biraz Goonies'i andırdı.
Sorunlu küçük çocuk ve ona kıl olan kardeşleri perilerin özelliklerini deşifre eden ve standart kötü yaratık tarafından elbetteki ele geçirilmek istenen kitabı bulurlar. Kitabı korurlar, kötü yaratığı alt ederler mutlu olurlar. Olaylar gelişir.
Filmde 2 tane müthiş eğlenceli peri (ev cini ve hobgoblin) var. 2 tane Warcraft severlerin hoşuna gidecek sahne var. 30 saniye Nick Nolte var.
Lord of the Rings'den çok, Narnia/Golden Compass az çok zevk almışsanız gidin.
Film Eleştiri: Cengiz Han "Benim cici moğolum"
Lise çağımda tarihten HİÇ hoşlanmazdım, çünkü:
- Orta Dünya'nın tarihi beni daha çok ilgilendirirdi.
- Tarih kitabının arasına çizgi roman koymayı tercih ederdim.
- Fen öğrencisiydim ve tarihten ÖYS'de puan alamıyordum.
- Tarih öğretmenimiz tarihleri ezberlettikten sonra büyük ihtimalle akşam ne yemek pişireceğini düşünmeye daha ehemmiyet verirdi.
- Tarih okumak, daha çok savaş tarihlerini ezberlemek demekti.
"Osmanlılar X yılında Y ülkesiyle savaştılar. Z antlaşmasını yapıp eve döndüler. A padişahı öldürüldü, B padişahı başa geçti, C ülkesine savaş açtı, D topraklarını alıp E antlaşmasını imzaladılar. A padişahı öldü oğlu F başa geçti, G ülkesi ayaklandı, H antlaşması yapıldı ve haritada şu parmakla gösterdiğim yer I imparatorluğuna geçti. J tarihinde, 5 gün 5 gece savaştılar, D toprakları bu sefer H ülkesine geçti. Matbaa geç geldi, bu yüzden aptal olduk. Avrupa çalışırken biz lale yetiştirdik, sarayda dansöz oynattık, feci geriledik. Tüm dünya bize kumpas kurdu, puştluk yaptılar."
Sonra büyüdüm.
Gerçek tarihin de Orta Dünya tarihi kadar zevkli olduğunu keşfettim. Tarih bilmenin "tarihleri ezberleme" ile bağlantılı olmadığını gördüm. Hayatta ÖYS'den daha mühim şeyler de olduğunu anladım (destur!).
Bir süredir, lise yaşantımda eksikliğini çekmiş olduğum tarihle haşır neşirim. Özellikle içinde "tarihler" geçen kitapları değil de, eski dönemlerde yaşayan insanların dünya görüşlerini, neyi niye yaptıklarını - eski uygarlıkları ve kültürleri, onların dillerini ve buna benzer günlük yaşamda etkili olan davranışlarını okumak büyük keyif veriyor. Mesela "yazı" nın, sadece ve sadece çiftçilerin muhasebe kayıtlarını tutmak için ortaya çıkmış olduğunu... A harfinin bir öküzü simgelediğini ve çivi yazısına geçiş sırasında o öküzün giderek A ya doğru çağlar içinde nasıl dönüştüğünü görünce bazı şeyleri daha kolay kavrıyorsunuz. (Evet, herşeyin başının para. Kaç öküzün var, oy kardeşim sen şunu bu taşa.)
Ha, film nasıldı? Kanlı Cengiz Han dünyanın yarısını ele geçiriyor. Hiç alakası yok; (Japon bir oyuncunun canlandırdığı) Timuçin çocukluğundan itibaren bir kız uğruna önce babasını kaybediyor, sonra kağanlığını kaybediyor, sefil bir çocukluk geçiriyor. Acıların çocuğu olarak oradan oraya sürükleniyor. Çocukluk arkadaşı kan kardeşi Camoka'nın yardımıyla kız arkadaşını kurtarıyor. Bir at uğruna kan kardeşiyle kan davasına giriyor. Yine yeniliyor yine yeniliyor. Feci başarısız oluyor. Hapislerde çürüyor.
Bir gün otlakta çocuklarıyla oynarken; "Ula bu moğolların çivisi çıktı. Ben bunları bir adam edeyim de görsünler günlerini" diye gaza gelip, atıyla bozkırlarda koştrup dünyayı fethediyor.
Film kopuk kopuk bir sürü maceradan oluşuyor - tek başına ordan oraya koşarken bir sonraki sahnede bir orduyla oradan oraya koşuluyor. Daha sonraki sahnede tek başına hapse dönülüyor - bir sonraki sahnede binlerce adamla tekrar savaşa çıkılıyor.
Ancak yine de bir şekilde, özellikle Amerika'lılara Moğol'lar nedir, nasıldır, Cengiz Han kimdir az çok bir şeyler anlatıyor.
Biz de, lale devrini bir bitirebilsek, kendimiz Kanuni nedir nasıldır gibi bir kaç yarı gerçek yarı uydurma film çeksek, uzak tarihimizi aklımızda canlandırabilsek diyorum.
Film Eleştiri: Jumper "Ikınarak ışın..film!"
Tiger! Tiger!'ı bilirsiniz, 1956'da yayınlanan bir bilim kurgu klasiğidir. Biri zor bir durumdayken ıkınarak ışınlanmayı (Evet, teleport demedim, düşündüm ışınlanma dedim) başarır. Sonra anlaşılırki herkes ıkınarak ışınlanabiliyor. Dünya ve kültür değişir...
Nightcrawler'i bilirsiniz, Mavi Alman mutant, görebildiği yerlere ışınlanabilir. Işınlandığında bir duman ve osuruk kokusu oluşur.
Hayden Christensen'i bilirsiniz, zamanla gücün karanlık tarafına geçecek ama son anda kelime-i şehadet getirip cennete gidecektir. Ops, pardon, olağan başarısızlığıyla oradan oraya ışınlanacaktır. Biz buna "zıplamak" diyelim, çocukluğumuz boyunca Kirk ve Spock'ı bi gemiye bi gezegene ışınlayan Scotty'i küçümsemeyelim.
Yönetmen, Hayden'in oradan oraya zıplaması efektini çok sevecek, film boyunca oradan oraya zıplatacak, zıplatırken yanına önce küçük eşyalar ekleyecek, sonra araba sonra otobüs sonra tır, kesmeyince apartman ekleyerek son film karesine kadar gelecektir.
Hayden, her işini zıplayarak yaptığından zamanla yağ bağlayacak, film sürecinde zıplayarak tavladığı pek de güzel olmayan ve filmin yarısı boyunca dudağında makyözlerin tam kapatamadığı sivilceyle dolaşan kız arkadaşıyla peşinden ilelebet Samuel Jackson koşarken devam filmlerine konu olacaktır.
Ayrıca, en son 7 yıl önce gördüğünüz bir kıza gidip - bir Paris bileti ikram ederek otele varır varmaz yatabileceğiniz gerçeği filmdeki en didaktik unsur olarak göze çarpmaktadır.
Film Eleştiri: 10.000 BC "Ben bunu daha önce görmüştüm"
Haftanın filmi Jumper'ken, Oscar severler için ise No Country For Old Man'ken ben gide gide Kanyon'da 10.000 BC'ye gittim.
Kanyon, bence, haftasonu gece sinema izlemek için, mekan olarak 1. - sinema olarak ortalama yerlerden biri. Lobisi Ben & Jerry dondurmalarının katkılarıyla favori lobim. Genel olarak sinemasever kalabalığı da pozitif. (Korumalarıyla gelen meşhur insanlar olmadığı müddetçe)
Film boyunca sadece 1 kişi cep telefonunu kontrol etti. (Her nerede olursak olalım, her ne film olursa olsun en az 1 kişi karanlığın ortasında parıldayan telefonunu kontrol etmeden duramıyor. Acaba "sinemada telefonunuzu kapayın" uyarısını "telefonla konuşmayın" olarak mı algılıyorlar? Bakın - karanlık bir ortamda telefon ekranı dikkat çeker. Haydi başkalarını umursamıyorsunuz. Ekranda tabak gibi gözüken SMS mesajlarınızı saklama ihtiyacı da mı taşımıyorsunuz?)
Film, Mel Gibson'un Apocalypto'suyla 1e1 aynı. Apocalypto daha güzel. Seyretmediyseniz onu seyredin.
Bu film daha Hollywood kokan, daha sığ, daha mesajsız, daha kolay seyredilen bir film. Haftaya seyrettiğimi unutacağım, seneye konu açılırsa bu iki filmi birbirine karıştıracağım. 2 sene sonra hiç hatırlamayacağım.

