
Benden söylemesi. Hayatımda 1-2 kere ara verildiğinde filmi terk ettiğim olmuştur. Ancak ilk defa arayı bile beklemeden 20. dakika civarı filmi terketmeyi başardım.
Hayatımda şu ana kadar seyrettiğim EN KÖTÜ film.
Br sürü çocuk filmine gittim, hepsinden çocuk gibi zevk aldım. Bu öyle bir şey de değil. 10-15 dakika ekranda sadece suratlar birbirleriyle gerizekalı şeyler konuşup duruyorlar. Hareketli sahneler anlaşılır gibi değil. Herşey ama herşey berbat.
Matrix'i yapan adamlar bunu nasıl yapmışlar belli değil. Adamlara da tek atışlık kurşunları varmış diyesim bile geliyor.
Lütfen gitmeyin.
Speed Racera SAKIN gitmeyin!
AFM İstinyepark 30 dakika reklam konusu
Geçen gün AFM İstinyepark'ta tam 30 dakika süren reklam kuşağı için onlara bir mesaj atmıştım, bu da cevabıdır:
Sayın Konuğumuz,
Sinemalarımızı tercih ettiğiniz ve de bizi burada yaşadıklarınız ve gördükleriniz konusunda bilgilendirdiğiniz için teşekkür ederiz.
Amacımız misyonumuz doğrultusunda tüm izleyicilerimize koşulsuz bir memnuniyet sağlayacak sinema deneyimi yaşatmak olduğundan, sizlerin geri bildirimleri ve yönlendirmeleri çalışmalarımıza yön vermektedir. Bu nedenle her şikayeti ve öneriyi bir armağan olarak kabul ediyor, bundan sonra da bize bu bildirimleriniz ile yardımcı olmanızı diliyoruz.
Dünyada olduğu gibi ülkemizde de film başlamadan önce 10-30 dakika arası reklam ve fragman gösterilmektedir. Tüm dünyada ve özellikle Türkiye’de sinemalar, bilet fiyatları üzerinden çok düşük miktarlarda gelir elde etmektedir.
Sinema eğlence amacı taşımasının yanı sıra bir kültür faaliyeti de olduğundan daha çok izleyicinin sinemalarımıza gelebilmesi için bilet fiyatlarımız makul seviyelerde tutulmaktadır. Sektördeki diğer sinemalarla karşılaştırıldığında sinemalarımızın fiziksel artıları ve teknolojik üstünlükleri (THX, Dolby Digital, Dolby Digital Surround EX ses sistemleri, stadyum tarzı salon, geniş koltuk ve koltuk araları ) düşünüldüğünde; düşük bilet fiyatlarının telafisi için film öncesinde reklam ve fragman gösterimi zorunlu hale gelmektedir. Bu bilgilendirme ışığında bizi anlayışla karşılamanızı ümit ediyoruz.
Sizi sinemalarımızda görmekten duyacağımız mutluluğu bildirir, şikayet ve önerilerinizle bizi geliştirmeye destek verdiğiniz için tekrar teşekkür ederiz.
Saygılarımızla,
AFM SİNEMALARI
I Wanna Be The Guy!
Sizleri, bir oyun fenomeniyle tanıştırmak istiyorum: I Wanna Be The Guy.
Genç bir programcının yazdığı bu bedava oyun, tarihteki EN ZOR platform oyunu olarak kült olmuş durumda.
Ben 2 gündür oynuyorum ve sanırım sadece 3 ekran geçebildim. Ortalama 5000 kere ölmüşümdür.
Eğer, kendinize oyunsever, oyuncu, oyun oynayan, becerikli etc. etc. gibi tanımlamalar yapıyorsanız, arkadaşlarınız arasında iyi oyuncu olarak nitelendiriliyorsanız bir de bunu deneyin. Aklınız çıkacak.
Dikkat: Eğer oyun hayatınıza yeni başlıyorsanız falan bu oyunu sakın oynamayın, başlayamazsınız.
Oyunun son sürümünü buradan indirebilirsiniz.
RSSlerden nefret ediyorum!
Ya da, RSS okumayı bilmiyorum.
Hafta sonu biraz yoğundum, bilgisayar başına geçemedim. Keza, pazartesi de. RSS reader'ımda 442 adet mesaj birikmiş.
Şimdi, benim sanırım şöyle bir hastalığım var - Ben bu mesajları OKUMAK istiyorum, okumadan okundu diye işaretleyemiyorum. Ancak oturup da 442 mesaj okuyacak vakit ayırmak istemiyorum.
Burada ya benim bir manyaklığım var - ki 22 adet feed'e üyeyim, ya RSS rafine bir teknoloji değil ve çok fazla feed oluşturuyorlar.
Ancak bu sıkıntımda kesinlikle yalnız değilim!!!
Ben ve benim gibi manyakları düşünerek oluşuturulmuş bir servis var: FeedHub!
Bu servise, RSS listenizi veriyorsunuz. O gidip, RSSlerinizi araştırıyor - Bunları memlere (mem nedir - bunu bir araştırın. Üşeniyorsanız şimdilik keyword diyelim) ayırıyor. Dilerseniz, hiç bir ayarlama yapmıyorsunuz, dilerseniz de çıkardığı memleri ben bunla ilgileniyorum - ilgilenmiyorum yapıyorsunuz.
İnceleme sonrası FeedHub size TEK bir RSS adresi veriyor. Sizin RSSlerinizi o sizden önce okuyor, ilgilenmeyeceklerinizi düşündüklerinizi eliyor - önemlileri tutuyor ve size gün içinde HAKİM OLABİLECEĞİNİZ kadar makale döndürüyor.
Süper bir servis. :)
Ancak bunu yazmaya başladığımda baktım, bakıma girmiş. Ne de olsa o da her şey gibi BETA.
ps. Düşündüm de epostalar için de güzel olur bu yahu.
pss. Bu ara web 3.0 - semantic web servislerini inceliyorum, çok güzel potansiyel siteler var.
Yapı Krediden Nefret Ediyorum!
Çağımızda bireysel müşterilerle iş yapan büyük firmaların (sigortacılık, bankacılık, digiturk etc.) en büyük sorununun müşteri ilişkileri olduğunu düşünüyorum.
Çağrı merkezlerine bir sürü para akıtmalarına rağmen hiç bir bireysel müşteriye sağlıklı hizmet verememe paradoksu içindeler.
Bu konuya eğilip çözüm getirecek ilk firma, bence, bulduğu çözümle tarihte yer alacak.
Durumum şu;
Emlak vergisinin son günü ve ben doğal olarak unuttum.
Yapı Kredi'yi aradım. Amacım, telefon şubesi ve/veya Internet şubesinden emlak vergisi yatırılıp yatırılmayacağını öğrenmekti.
Bankacılık işlemlerini seçtim, müşteri numaramı tuşladım. Bana şifremin 1., 3. ve 6. hanesini sordu. Aklımda kaldığı şekliyle, tuşlamaya çalıştım ki telefonda bir cümleyi harflere bölüp hangi hanede ne yazıyordu çıkartmak zor oldu. 3 bilgiyi de tuşladıktan sonra bana, "sizin telefon bankacılığı şifreniz YOK, sizi müşteri hizmetlerine bağlıyorum" dedi. Yahu, maden şifrem yoktu bile bile niye sordun? Manyak!
5 dakika kuyrukta bekledim ve operatöre bağlandım.
Telefon bankacılığından emlak vergisi yatırılamıyor dedi. Ben, internet bankacılığından yatırılıyor mu? dedim.
Bilmiyordu. Beni internet bankacılığı kuyruğuna soktu.
15 dakika kuyrukta bekledim ve operatöre bağladım.
Internet bankacılığından emlak vergisi yatırılamıyor dedi.
Teşekkür ettim ve kapattım.
Böylece uzaktan emlak vergisi yatılamadığını yarım saatte öğrendim.
Eskidne olsa nasıl olurdu? Şubemi arardım, görevliye bağlanırdım, sorardım ve olmayacağını söylerdi. Yardımıcı olmaya çalışır ve yönlendirirdi. 5 dakikada işim ya biter yada olmayacağı anlaşılırdı. Ne güzel, servis sektöründe geriye doğru gidiyor olmamız.
ps. "eklebunu" servisinde konu başlığında tırnak işareti kullanamadığımdan "yapı krediden" yazmak zorunda kaldım.
Doğan Cüceloğlu - Korku Kültürü
Doğan Cüceloğlu "Korku Kültürü" kitabında diyor ki:
2 tip kültür var -
Kalıplayan Korku Kültürü ve Geliştiren Saygı Kültürü
Türkiye'de tabii ki korku kültürü hakim.
Şöyle açıklayalım: Kalıplayan Korku Kültürü, daha çok ezbere dayalı, kişiye dayatılan ancak kişinin içinden gelmeyen bilgilere dayalı bir kültür. Dogmatik ve otoriter. Nedenler, nasıllar açıklanacağına, çocuklara - otoriteye uymayı, sorgulamamayı, dinlememeyi ve ezberletilenleri yapmayı aşılıyor. Bilgi veriyor ama bilgiyi özümsetmiyor. Örneğin, çocuğa yemeği zorla yedirme, zorla ders çalıştırma, "elalem ne der?" şeklinde, başkaları için yaşamaya yönelten bir kültür.
Bu kültürle büyüyen çocuklar; zihinsel olarak pek gelişmemiş, neyi niçin yaptığını bilmeyen ve yaptığından zevk almayan, bu yüzden de insanlara saygı duyamayan, yanlışın niye yanlış olduğunu bilemeyen, evini temiz tutan ama sokağa tükürebilen insanlar oluyorlar.
Geliştiren Saygı Kültürü ise, çocuğa değer veren, ona saygı duyan ve herşeyeden önce onun da bir birey olduğunu öncelikle aşılayan, doğruya yanlışa yöneltmekten çok, neyin niye doğru olabileceğini anlatan bir kültür. Benlik bilinci yüksek, saygı görmüş kişi, komplekssiz büyüyeceği gibi aynı zamanda neyi niye yaptığını bilecek ve kendini de geliştirebilecektir.
Böylece hurafelere ve kulaktan dolma şeylere inanacağına, doğru ya da yanlış kendi seçimlerini yapacak ve topluma faydalı bir birey olabilecektir. Kendine saygı gösterildiği için başklarına da saygı gösterebilecektir. Kendi kararlarını alabileceğinden mutlu olacak, mutlu olduğu için işini iyi yapabilecektir.
Doğan Cüceloğlu'nun bu kitabını okuyun ve zaten az çok bildiğiniz Türkiye gerçeğini tamamiyle idrak ediniz.
Bu idraktan sonra belki de bizler, en azından bizden geçtiyse de bu bilinçle yetiştirebileceğimiz çocuklarımız insanca yaşamayı tadabilirler.
Sürücülerden Nefret Ediyorum!
Bilirsiniz, insanın başına can sıkıntısı bir olay gelirse, ardı arkası kesilmez. Genel olarak bu psikolojik bir olgudur - insan ilk can sıkıntısından itibaren yenilerini biriktirmeye başlar ve hep can sıkıntısı üst üste geliyor sanar.
- İş yerinden çıktım. Benzinciye gittim. Benzincide Gidiş yönüne geliş yönünde park etmiş bir araba sebebiyle manevralarla park edebildim. İndim, pompacıya söylendim. Ters yönden niye araba alıyorsunuz diye... Omuz silkti.
- Benzinimi aldım, bizim evin oralara geldim. Burada 1 şerit ikinci köpriye gidiyor ve genelde tıkalı, diğer şerit eve doğru gidiyor ve genelde boş. Ancak, bugün eve giden şeritte tıkalıydı. Niye? Arabanın biri uyanıklık yapıp köpriye gitmeyen şeritte ilerleyip araya sızmaya çalışıyor diye. Yanından geçerken korna çaldım, bakmadı bile.
- Eve geldim, otoparkın çitini anahtarlıkla açtım ve girdim. Hemen arkamdan bir araba daha girdi. Ben park etmek için manevra yaparken benden sonra giren araç otoparkta kalmış tek yere park etti. Güya aynı sitenin sakiniyiz. Adam, bana bakmadan toplandı, bana bakmadan arabadan çıktı ve bana bakmadan evine gitti.
Ne yapmak lazım? Bunları düzeltmek, düzenlemek ve insanın insana saygı göstermesini tetiklemek için ne yapmalı? Bir yerlerden başlamak bir şeyler yapmak istiyorum. Ancak ne yapılması gerektiğini bile bilmiyorum?
Bencil Gen: Genler ve Memler
Daha önce Richard Dawkins'den bir iki yazımda bahsettim... (Tanrı yok, Müslüman Doğmak)
Esasen biyolog olan ve "Bencil Gen" ve "Mem" kavramlarını ortaya atan Dawkins'in amiral çalışması "Bencil Gen (Selfish Gene)" kitabını bitirdim.
Bu kitabı niye okumalı?
Dawkins, ateşli bir Darwinist olarak Darwin'in bildiğimiz doğal seçilim, evrim ve uygun olanın yaşamda kalması kuramını bir adım ileri götürüyor. Darwin'e yabancıysanız bile doğal seçilimin ne olduğunu anlıyor bununla da kalmayıp bir adım ötesini de düşüncelerinize katıyorsunuz.
Doğal seçilimle ilgili değilseniz bile kitap benim gibi biyolog olmayanları da hedeflediği için, doğadaki bir çok muammayı çok sıkı örneklerle basite indiriyor ve akılda kaldırıyor. Yine doğal seçilimle ilgili değilseniz, kitap size "Mem" kavramını aktarıyor ve eminim ki bu kavramı - eğer bilmiyoranız - çok seveceksiniz.
Kısaca, ortaya attığı kavramlarla etrafınıza baktığınızda bırakın hayvanlar alemini insan aleminde aile, kültür, varoluşçuluk üzerine epey kafa yormanızı sağlıyor. Bunun dışında, bence, "ben buraya niye geldim?" sorusuna da bazı sıkı cevaplar üretiyor.
En kısa haliyle Bencil Gen özeti
Çalışmanın savı şu; Darwin'in ortaya attığı evrim, tür için geçerli değil, gen için geçerlidir. Evrimin yapı taşı genlerdir.
Türler; yani insanlar, bitkiler, hayvanlar birer "yaşamkalım makineleri"dir ve amaçları genleri nesilden nesile aktarmaktır.
Uygun olan gen, nesilden nesile aktarılır, uygun olmayan gen yok olur. Böylelikle en uygun genleri taşıyan yaşamkalım makineleri kalır, evrim bu şekilde gerçekleşir.
Memler
Mem kavramı ilk olarak bu kitapta ortaya atılsa bile, gelişimi bu kitapla sınırlı değil. Bu kitap "mem" fikrine bir başlangıç düzeyinde yer veriyor.
Siz kitabı afiyetle okumayacak olan okuyucu için kısaca mem nedir kendimce anlatmaya çalışayım:
Memler, fikir/düşünce birimleri. Mesela, din bir mem. Cehennem bir mem. Irkçılık bir mem. Atasözleri birer mem. Memler Dawkins'e göre evrimin yeni birimi. Mem de gen gibi, uygunsa nesilden nesile mutasyona da uğrayarak ve en uygun hale gelerek aktarılıyor. Oluşuyor, eğer uygunsa kalıcı oluyor, nesilden nesile aktarılıyor ve başarısı oranında seçilime ve mutasyona uprayarak gelişiyor.
Mem fikri, benim gibi biyolog olmayanların daha kolay anlayabileceği bir terim. Mem üzerinden düşünerek evrimi anlamak ise benim için çok daha kolay.
Genel kanı, toparlama
Ben bu kitabı okuyarak bilmediğim bir çok konuda dolduğumu hissettim. Doğru veya yanlış, zaten körü körüne hiç bir şeye inanmadığım için bu kitap en azından, bazı şeyleri daha net düşünebilmem için bana önayak oldu. Size de niye önayak olmasın?
Kitabı Türkçe olarak Tübitak yayınladı. Buradan satın alabilirsiniz.
Iron Man - he can do what an iron can
Fantastik bir Iron Man deneyimi yaşadım.
Öncelikle filme Antalya'da gittim. Dublaj seyrettim. Film bitti, Internet'te okuduğum üzere filmin sonundaki Samuel Jackson sahnesini beklemeye başladım. Herkes çıktı. Jenerik sırasında çart diye filmi bitirdiler.
Koşa koşa makina odasına gittim. Dedim ki, "yahu filmin sonunda sahne var, onu seretçem ben"
Adamlar "alla alla hakket mi ya" dediler. "Tamam, bekleyin" dediler. Bir süre tek başıma salonda bekledim. Jeneriği ileri sardılar. Sonra tüm sinema çalışanları benimle beraber salona doluştu. Ben içimden, "ulan ya sonunda sahne yoksa... sıçtım ben" dedim.
Herneyse, sahne varmış. Spoil etmeyeyim ama oldukça seyredilesi bir sahne. O yüzden gerekiyorsa siz de kkavga döğüş salonunuzdan ısrarla isteyiniz.
Filme gelelim: Iron Man, bu dönem Marvel'in yükselen değeri. Gerçek bir insana en çok benzeyen kahraman. İyi kalpli mi kötü kalpli mi belli değil, alıştığımız üzere pek çocukça da değil.
Filmi, bence iyi kotarmışlar ve orjinaline de oldukça yakın yapmışlar. Sadece Jarvis biraz güme gitmiş. Anncak yine de Jarvis için iyi bir karar olmuş çünkü esasında zengin milyonerin iyi kalpli uşağı konsepti biraz Batman'den araktır.
Kötü adam pek başarılı değil - yerine Mandrin olsa daha iyi olurmuş ama bennce yine de iyi bir başlangıç filmi olmuş, devamı daha iyi olabilir.
Gidiniz gönül rahatlığıyla seyrediniz. Sonunu beklemeyi unutmayınız.
Wii Fit - Karmaşık Duygular İçindeyim!
Gittim, her manyak gibi ben de bir Wii Fit aldım.
Bilenler bu paragrafı atlasın - Wii Fit, Nintendo'nun nefis Wii cihazı için tasarladığı bir "balans tahtası". Şekilde de gördüğünüz gibi, step cihazına benziyor. Hedefi, oyun oynamaktan patatese dönmüş bünyelerimizi sağlıklı hale getirmek. Bunu Wii'ye bağlıyorsunuz, üzerine çıkıyorsunuz ve "oynuyorsunuz".
Ulan bunun nesi oyun be! Terden ölüyorum ben. Egzersiz yapmadan yıllarını geçirmiş bünyeye "oyun" adı altında spor yaptırdınız siz be!
Efendim, Wii Fit'in o beyaz masum haline bakmayın. Oyun oynayarak büyümüş bir herife bunu verin. Oyunlarda hedef, skor yapmak, tüm bölümleri başarıyla bitimektir. Bu felsefeyle bu herif, Wii Fit'te karşısına çıkan egzerzileri bi güzel oyun sansın. Skor yapmaya çalışsın. Beceremeyince tekrar denesin. Her açık egzersizi ilk seferde kapmaya, yapmaya çalışsın.
Wii Fit de çatırmadan, bu şahsa şınav çektirsin, koşu yaptırsın, yoga yaptırsın.
Ulan, 1 saat 30 dakika üzerinde kaldım be! En sonunda cihaz, bu kadar egzersiz yapmak ilk günden sağlıklı değil git su iç falan dedi. Olur mu! Tamamlamadığım 3-5 egzersiz kalmıştı. Onları da yapmalıydım, oyunu tamamlamalıydım.
Bir de, bazı egzersizleri beceremeyince bana basbaya patates falan dedi pis cihaz. Ulan, yenerim ben seni be. Oynadığım her oyunu bitirdim ben. Her gün mü istiyosun? Tüm skorlarım %100 olana kadar rahat yok bana wifit.
Hayır, bir de üzerinde geçirdiğim her 10 dakika için utanmıyor yeni egzersizler açıyor. 40 tane mi ne varmış. Yarısı açtım ben onların ilk seferde. Ama hepsine giremedim, gücüm yetmedi. Yarın yapıcam inşallah.
Neyse, sakinleşelim. Efenim, kısaca, sakın almayın bu cihazı. Görünce kaçın.
Dizi Eleştiri: Fallen "Melekler ve melezler"
2007 yılında yayınlanmış kısa bir dizi bu, 6 bölüm. Digiturk'de, Internet'te, iTunes'da bulunabiliyor.
Beni tanıyanlar, her ne kadar maksimum inançsız olsam da, sürekli bu konularda gevelediğimi bilirler. Fikir olarak, melek olsun şeytan olsun, öte dünya olsun, efsaneler, kahinler, cinler periler kahinler vampirler goblinler büyüler fallar çocukluğumdan beri ilgi alanımdadır.
Rastlantısal olarak Fallen dizisiyle karşılaşınca direkt seyrettim tabii. Yine daha önce binlerce benzerini gördüğümüz - düşen melekler ve bu meleklerin insanlarla çiftleşmelerinden doğan yarı melek melez nephilimler dizimizin konusu. Olmazsa olmaz bir kehanetimiz de var: "Bir gün bir nephilim doğacak ona affedici diyeceğiz ve o, tüm düşen melekleri affederek tekrar cennete yollayacak"
Dizi, bu "affedici" Nephilim, onun kimlik bunalımları, gençlik buhranları, düşen melekler ve tabii ki şeytan, iyinin kötünün sorgusu, alev kılıçları, kanatlı meleklerin oradan oraya uçuşu, iyi bildiğimiz meleklerin bu melezleri öldürmeye ant içmeleri ile sürüp gidiyor. Angel & Buffy'den boşalan doğaüstü aksiyon açlığımızı bi nebze olsun dolduruyor.
Sizde oturmuş; Heroes, Lost, Galactica izliyorsanız, Buffy & Angel'i hatmetmişseniz, burun kıvırarakda olsa Smallville'e göz gezdiriyorsanız 5-6 bölüm bunu da seyrediverin. Ha illa değerli vaktimi vasat şeylerle doldurmam diyorsanız kısa dizi olarak gidin Lost Room seyredin, o sizi daha mutlu eder.
Merakınız kabarırsa daha detaylı bilgi Wiki'den
Film Eleştiri: Vantage Point "Kitap gibi film"
Çizgi romanlarda "crossover" denen bir anlatım tarzı vardır. Firmalar, sadece 1 ana karakterle yetinmeyip, öylesine büyük bir hikaye hazırlarlar ki, o yayınevinin neredeyse tüm kahramanları aynı hikayede rol alır. Ancak, bu hikayeyi takip ettiğiniz karakterin kendi kitabından, onun bakış açısıyla okursunuz. Böylece, büyük hikaye bir çok kahramanın gözünden, çoğu zaman aynı olaylar tekrarlanarak bile olsa anlatılır. Tüm hikayeyi anlamak için ve tam zevki almak için, her kahramanın kitabını okumak gereklidir. (Evet! Firmalar bunu satış arttırmak için yaparlar)
Vantage Point; benzer bir tekniği kullanan dahiyane, MÜTHİŞ bir film.
Amerikan başkanına yapılan bir suikast girişimini anlatıyor. Bu bilindik ve binlerce kere filmlere konu olmuş hikaye, bir düzine enfes oyuncuyla - crossover benzeri bir teknikle işleniyor.
Her kahramanın bakış açısıyla, hikaye netlik kazanıyor ve en sonunda teroristlerin bakış açısıyla ve tüm kahramanların yer aldığı bir finalle sonlanıyor. Son derece standart, son derece klişe, son derece rutin böylesine bir filmi - sadece anlatış şeklinin başarısıyla zevkten kudurarak izliyorsunuz.
Bugüne kadar film ve kitapları karşılaştırırken filmlerde olamayan 2 teknik sebebiyle kitapları üstün tutardım:
- Bakış açısı. Kitap sadece bir veya bölümlerde değişmek suretiyle birden fazla kişinin bakış açısıyla yazılabilir. Bakış açısı kimdeyse sadece onun gözlerinden görürsünüz, dünyayı onun algıladığı gibi algılarsınız ve sadece onun bilebildiklerini bilirsiniz. Vantage Point bunu bir filmde yapmayı başarıyor.
- İç ses. Kitaplarda, kahraman düşüncelerini sizlerle paylaşır, iç sesiyle konuşur. Vantage Point, belli bir anda sadece 1 kişiye focus olarak, oyuncuların kabiliyetiyle bunu da başarıyor. Özellikle, zaten başlı başına süper bir oyuncu olan Forest Whitaker oyunculuğuyla çok güzel bir iç ses yaratıyor.
Bu filmi, ne yapıp edip seyredin. Siz de benim gibi, zaten temcit pilavı gibi tekrarlanan konulardan sıkıldıysanız, en azından farklı bir bakış açısına sahip bir filmle nefes alabilirsiniz.
DigiTurk'den Hala Nefret Ediyorum!
Daha önce de belirttiğim gibi Digiturk Plus sahibiyim. İlk haftalarda heyecanla HD content olacak diye abuk subuk, televizyon filmi olarak çekilen bir sürü korku/heyecan filmini kaydetmiştim. Bugün, yemek yerken bir tanesini seyretmek aklıma geldi.
Adı Forbidden Secrets. Çocukluğunda, sevgili annesinin teyzesini öldürüşüne ve hemen ertesinde havuzda kendini boğmaya kalkmasına şahit olmuş büyük göğüslü sarışın bir kadının boşanmasıyla açılıyor. Şaşırtıcı derece zevkli bir film. Sonunu merak da ettiriyor - gizemli çünkü.
Neyse efendim, sonunu HALA merak ediyorum.
Çünkü GERİZEKALI Digiturk KENDİ KANALINDA, KENDİ İNSİYATİFİYLE, REKLAMSIZ ve canlı yayın olmaksızın yayınladığı bu filmin zamanını YANLIŞ yazmış. Kendi aptal Digikutu'ları da, kayıt için etiketlenen bu filmi, gerçekdışı bir zamanda kayda başlamış ve bitirmiş.
Kısacası filmin son 15 dakikası YOK. Kaydedilmemiş.
IMDB dahil bir sürü siteye baktım, uyduruk bir film olduğu için tam özeti de yok. Evet efendim, hayatımın 1.5 saatini bir filme harcadım ve sonunu göremedim.
Digiturk, senden NEFRET ediyorum!!!!!
Film Eleştiri: Ruins "İçimden çimen çıktı"
"Bir ingiliz, bir fransız, bir de laz" ne kadar klişeyse 2 genç amerikan çiftin gözlerden ırak bir yere gidip katletilmesi de o kadar klişedir.
Genç Amerikan çiftleri, korku film literatürünün başlangıcından beri abuk subuk yerlere gidip çeşitli vahşi şekillerde farklı farklı sapıkların veya insanüstü güçlerin sırayla kurbanı olmaktadırlar.
İzleyici, bu tip filmleri afişinden tanır ve ne yiyeceğini bilerek zevkle bu filmlere gider ki hala çekilmeye devam edilirler. Genel bahis konusu, ölüme giden bu kahramanların hangi sırada öleceği ve en son hangisinin kalacağıdır.
Ruins yine tarzın güvenilir bir filmi, sürpriz çıkmıyor - değişik bir şey olmuyor, klişeleşmiş yapısıyla devam ediyor ve beklenen bir sonla bitiyor.
Restorana gidip zaten sevdiğiniz bir yemeği tekrar istemeyle aynı şey bu. Ne çıkacağını biliyorsunuz, seviyorsanız gidin yiyin.
Film Eleştiri: In The Name Of The King "Koşarak kaçın"
Uwe Boll isimli Alman yönetmeni duydunuz mu?
Duymadıysanız, filmlerinden uzak durum. Duyduysanız zaten uzak duruyorsunuzdur. (Belki de Uwe Boll bir daha film yapmasın imza kampanyasına katılmışsınızdır. Gerçekten, var bu kampanya)
Bu arkadaş, bilgisayar oyunlarına pek feci filmler yapmasıyla ünlü. Mesela, Alone In The Dark... Mesela BloodRayne...
Esasında, azmine şaşmak lazım çünkü bu tarz filmlerin sadece yönetmeni değil. Oyun filmleri için:
- Gidiyor, parayı bastırıp lisansını satın alıyor...
- Prodüktör oluyor...
- Senaryoyu yazıyor...
- Yönetiyor...
Gelelim filmimize, Dungeon Siege isimli; "çiftçiden başlayarak bütün krallığa hükmeden bir kahraman olma" konulu rol yapma oyunu filme dönüştürülmüş.
İçinde goblin benzeri, elf benzeri, büyücü benzeri fantazi öğeleri olan bir film ne yapılabilir de REZALET hale getirilebilir? Buyrun inceleyelim...
- Başrole, piyasada aynı anda 3 filmi olan - kel - Jason Statham konulur. Bir salonda Bank Job oynarken diğer salonda barbar Statham akılda kavram karmaşası yaratır.
- Kötü adama son derece modern deri giysiler giydirilir ve modern bir saç kesimi yapılır ki filmin uyduruk olduğu ortaya çıkar.
- Azıcık bir konusu olan (oyun bu yahu, hemde strateji oyunu neredeyse) filmi 120 dakika sürdürür, orjinal versiyonu ise 180 dakikadır. Allahtan 120 ye kesilmiştir.
- Goblin'e benzer "düşman" yaratıkları öylesine kötü yapar ki - Dünyayı Kurtaran Adam yaratıklarıyla yarıştırılabilsin.
- Elf konseptini alır, feminizm ile harmanlar.
- Diyalogları sıkıcı, kamera açılarını rezalet yapar ki; amatör film gerçekliği sağlanır.
Dizi Eleştiri: Galactica
Şöyle bir tez var: Rating ölçer cihazları ortalama izleyici kitlesiyle buluştuğu için, genel izleyiciye uygun diziler & programlar yüksek rating alır, çok seyredilir gözükür. Oysa hedef izleyici kitlesi olan diziler, diyelim ki geekler için çevrilmiş olanlar ortalamaya hitap etmediğinden ratingleri düşük kalır.
Bu tezin doğruluğu, dizilerin DVD olarak piyasaya sürülmesi sonrası ortaya çıktı. Düşük rating alan bazı spesifik hedef kitleli diziler ki bunların içinde Joss Whedon Serenity, Futurama gibilerini sayabiliriz, ekstrem DVD başarıları yakaladılar.
Bunun başka bir ispatı da filmler, yani rating ölçüm cihazları yerine satın alınan biletle başarısı ölçülen medyada nedense; bilim kurgu, korku gibi genelde TV'de çok iş yapmayan türler hep box office'de yukarıya oynarlar. Keza iTunes gibi yine dizi satın alabildiğiniz medyalarda da bu özel kitleli türler hep ortalamaya oynayan dizilerden daha çok satın alınırlar.
Bunları söyledikten sonra, az izlenen Amerikan sci-fi channel ki bu seneye kadar HD'ye bile geçememişti, Galactica gibi ilk 10'a rating olarak giremeyen ama biz 3x'li yaşlardakilerin gönüllerine taht kurmuş bir diziyi konseptiyle de oynayarak tekrar başlattı.
4 sezon ve 1 de TV filmi, yanında çizgi romanıyla birlikte gelen Galactica, bilmeyenler için; Gelecekte insanların yarattığı akıllı robotların insanlığı yok etmesiyle başlıyor. Bu efendi tanımaz Asimov kanunlarından yoksun pis robotlar, dünya dışında kolonileşmiş insan ırkını anlık bir saldırıda yok ediyorlar. Geriye sadece donanmadaki en eski gemi Galactica ve bir kaç askeri olmayan yolcu gemisi kalıyor. Parmakla sayılabilecek kadar insan, koskoca bir robot ırkını arkasına takarak kolonizasyonun başladığı sanılan mitik "Dünya" gezegenin bulmaya çalışıyorlar.
Çocukluğumuzdan tanıdığımız Starbucks ve Apollo bu sefer birbirine aşık kadın ve erkek pilot olarak geri dönerken, saylon taraftarı doktor Baltar müthiş bir oyunculukla değişmezler arasında yer lıyor. Ancak, dizinin yaşça büyük oyuncuları Amiral Adama ve kalan üç beş kişinin Amerikan Başkanı bayan Roslin, oyunculuk başarılarıyla Apollo ve Starbucks'dan rol çalıyorlar.
İlla eleştiri yapmak gerekirse, Saylon'ların (Robot ırkı - heyecanla konuşurken Saylon'lular diye de hitap etmekte sakınca yoktur) gelişkin modellerinin 6+5 insandan oluşmalarını sayabiliriz (bilmeyenler için parantez 6 adet generic saylon modeli ve 5 tane bonus gizli saylon modeli var). Bu insana benzeyen Saylon'lar bende durup durup "maliyetten kaçmak için robotları insan yapmışlar" düşüncesinin oluşmasına sebep oluyor (Ki içlerinden bazı modellere erkek insanların canı feda).
Seyretmeyenler tez seyrede! Çünkü bu sezon dananın kuyruğu kopacak ve dünya bulunacak - dizi planlandığı gibi tadında bitirilecek.
So say we all...
iTunes'dan hala nefret ediyorum!
Geçtiğimiz aylarda iTunes'a nefretimi belirtmiştim, daha sonra applefaresi arkadaşımın da yardımıyla sorunumu istenmeyen yollarla çözdüm.
Bu sefer daha da delice bir şey yaptılar! iTunes kullanıcısı olan bizleri, iTunes yüklü olan tüm bilgisayarlarımızı (ev, iş, laptop) Safari indirmeye mecbur ettiler!
Sayın Steve Jobs, zaten ayda 1 update ettiğiniz ve bu yüzden bilgisayarımızı restart etmemizi gerektiren çok sevdiğimiz iTunes uygulamanız, NEDEN kullanmak istemediğim Safari browserınızı yükletmek için her gün popup çıkartıyor? NEDEN???
Ben Firefox'tan memnunum, canım isterse Safari yüklerim. Bana zorla niye Safari yükletmeye çalışıyorsunuz? iTunes ile Safari'nin ilgisi ilişkisi nedir? iTunes spyware program mıdır? iTunes updater bir browser yüklemeyi nasıl zorunlu tutar? Her güzelliğinizin yanında bir de manyak mısınız?
Microsoft işletim sistemi içine Explorer gömdü diye ayağa kalkan insanlık, Apple'ın bu Safari gömüsüne de tepki gösterin! Program ne çıkarırsa korkup OK'e basan insanlara ayıp değil midir? Ortalama bir kullanıcıya Safari'yi istemeden ne hakla yükletiyorsunuz? Allah bilir çaktırmadan kendini ana browser'da yapıyordur Safari. Hani insanlık dostu Apple? Microsoft şeffaflaştıkça siz kapandınız, gücün hangi tarafına kaydığınıza dikkat edin!
ATI'den nefret ediyorum!
Galactica yeni sezon 2. bölümü seyredecektim. Eve heyecanla geldim. Bilgisayarın başına geçtim.
Bilgisayar kapalıydı.
Elektrikler kesildi sandım. Açtım. "Loading your personal settings" dedi. Öyle kaldı. 5 dk geçti, windows açılmadı.
Profilimde sorun olduğuna inanır gibi oldum, yeni profil yaratayım dedim. Yeni profil yarattım. Onunla girmeyi denedim. Yok, açılmıyordu.
Hard diskte bir sorun vardır, dedim, bad sector vardır - bişi olmuştur profili yükleyemiyordur dedim. Checkdisk yaptım. 1 saat sürdü. Yok, açılmıyordu.
Profilde sorun yoksa, bilgisayar açılışında bir programın sorun çıkarıyordur dedim. Safe modeda açtım. Teker teker, startupdaki programları uninstall ettim. Yok, açılmıyordu.
Network sorunu olabilir dedim. Network bağlantılarımı kestim. Gereksiz USB deviceları çıkarttım. Yok, açılmıyordu.
Driverlara ve servislere geçtim. Printer driverini uninstall ettim. SQL etc. gibi servisleri durdurdum. Event viewer'da hayatta 1 kere bile olsa hata vermiş tüm servisleri kapadım. Yok, açılmıyordu.
Geriye, ekran kartı kalmıştı. ATI Catalyst'i uninstall ettim. AÇILDI.
Beynimden vurulmuşa döndüm. Bundan yaklaşık 2 ay önce ATI crossfire grafik kartım yanmıştı. Çöpe atıp, bu sefer ATI EAH2600 almıştım. Daha gencecik yeni bir ekran kartıydı.
Açıldıktan sonra ekran driverlarını geri yükledim. Yine açılmıyordu. Uninstall ettim, açılıyordu.
Bilgisayarım, bir şekilde ekran kartı driveri alerjisine kapılmıştı.
Bu non stop install uninstall döngüsü içinde bir noktada, "cpularım arasında zaman farkı var, fatal hata" gibisinden popuplar çıkmaya başladı, çeşitli adreslerde hatalar çıkıyordu. Ekran popuplarla doldu... bilgisayarın fişini falan çektim. Sabah 03:00 olmuştu. Gittim yattım.
İşte bu yüzden galactica eleştirisi yok bugün. Akşam tekrar makineyi ayağa kaldırmaya çalışacağım.
Oyun Eleştiri: Wii - Mario Kart! "Zevkten Kudurmak"
Bundan önce oynadığınız TÜM oyunları unutun. Buna Smash Brothers, Final Fantasy, Pong, WoW falan da dahil.
Oyun BU.
Wii için Mario Kart'tan zevkli bir oyun son 3-5 yıldır oynadığımı hatırlamıyorum; PS2, PC, Wii, DS, PSP, PS3, XBox 360 için geçerlidir bu dediğim.
Niye?
1. Daha önceki neredeyse tüm Mario Kart oyunlarında olan haritalar mevcut.
2. Gerekli gereksiz tüm karakterler oyunda mevcut.
3. Kart arabaların yanında, motorsiklet kullanabiliyorsunuz.
4. İster GameCube kontolü, ister nancakla, ister remote'unuzu direksiyon gibi kullanarak (ve özel direksiyon apartıyla da birlikte) oynayabiliyorsunuz.
5. Dört kişi aynı anda oynayabiliyorsunuz.
6. Internet üzerinden oynuyorsunuz ve zevk zaten burada başlıyor.
7. 4 kişi evden ve üzerine Internet üzerinden aynı anda oynayabiliyorsunuz. Yani 12 insanla oynayabiliyorsunuz ve o sırada 4'ü sizin evde olabiliyor.
8. Oyundaki pislik seviyesini ayarlayabiliyorsunuz. Böylece vahşi maddeleri etrafa ata saça gülmekten patlayabiliyorsunuz.
9. Internet üzerinden oynarken çok fazla lag yok. (Bazen sistem sizi dışarı atıyor - o zaman da 1. oluveriyorsunuz)
BU OYUNU LÜTFEN N'OLUR HEMEN İLK FIRSATTA HEP OYNAYIN. BUNU OYNAMAK İÇİN WII ALABİLİRSİNİZ. LÜTFEN OYNAYIN.
DigiTurk'den Nefret Ediyorum!
Nefret serisine bir yeni ek daha :)
DigiTurk'un çok eski bir müşterisiyim. Sanırım 7 yıl oldu. 7 yıl boyunca neredeyse hiç yenilik yapmadan bugünlere geldiler - yaptıkları tek yenilik daha çok para almak oldu (veya ne idüğü belirsiz interaktif kanallar yayınladılar). Halen bir hedef kitle seçmeyi beceremeden, sadece lig yayın haklarını ellerinde bulundurmanın kaymağını yediklerini düşünüyorum.
7 yıl boyunca philips digi kutularını bile değiştirmeyi beceremediler. 1-2 denediler olmadı. Takılmalar, hiç bir zaman doğru ve zamanında yüklenemeyen guidelarla bunca yıl -yayın- yaptılar.
Daha sonra DigiTurk+'ı çıkarttılar! Aman allahım Türkiye'de HD!!!!!!!!!!!! Tabii bedeli olmalıydı - 100 liralık yeni receiverlarını 700 liraya satmalıydılar. Ama olsundu, HD yayınımız olacaktı! Neye yaradığını bilmediğimiz ama büyük bir gazla aldığımız LCD TV'lerimiz bir işe yarayacaktı!
Hemen aldık tabii... ANCAK İÇİ BOŞ ÇIKTI. HD yayın! 24 saat "National Geographic" seyredecek derece belgesel manyağı olsaydım süper olacaktı. Ancak olmadı, ben diziler filmler maçlar istiyordum...
Ayda 5-6 tane HD film verip, haftada 1-2 tane HD maç verip bununla yetineceklerini aklıma hayalime getiremezdim. Ama ne olacak? Fox'dan aldıkları 1-2 tane İngiliz maçı, sadece 3 büyüklerin İstanbul'da yaptıkları maçlar ve HD versiyonunu herhalde onlara bedavaya veren 5-6 tane film. Neyinize yetmiyor? 24 saat National Geographic var ya - çeşitli böcekleri HD izleyebiliyorum 700 milyon liraya!
Kutuları kayıt yapabiliyor hem! Tabii o da, hiç bir zaman yayına zamanında başlamayan programlarla nefis oluyor zaten. Kaydedebildiği zaman ise otomatikman silinmesi gibi sorunlar var bazen ama o da önemli değil. Nasıl olsa programlarını güncelleyecekler. 1-2 sene beklersek, bilinen 102 tane BUG düzelecek.
Bir de Digiturk dergileri var. Elime ulaşmıyor diye iptal ettiğim dergileri. Birikmiş bir milyar puanımla 12 aylık bedava abonesi oldum. 7 senedir HİÇ BİR ŞEY DEĞİŞMEMİŞ. Hala elime ulaşmıyor.
Hatta dün akşam 21'de maçı seyrederken SMS geldi, "Derginiz elinize ulaşmıştır. Ulaşmadıysa bizi arayın". Ayın 2 si olmuş, gazetecilerde dergi satılalı 1 hafta olmuş. Bir de dergiyi elime ulaştırdıklarını iddia ediyorlar, akşam 9'da.
Süper.

