Ahkam etiketine sahip yazılar gösteriliyor. Tüm yazıları göster
Ahkam etiketine sahip yazılar gösteriliyor. Tüm yazıları göster

Evleniyorum!

Bir süredir niye layiğiyle blog yazamadığımı soranlar oldu (1 kişi).

Ben de "evleniyorum o yüzden" dedim.
Dedi ki, "durum buysa, bunu yaz bari".

Doğru.

Evleniyorum, o yüzden blog'a yeterince konsantre olamadım. Ancak, evlenme süreciyle ilgili bir dolu macera topladım, onları sizlerle paylaşacağım.

Hatta, ahanda henüz basılmamış davetiyemin ön yüzü.

ps. Davetiye tasarımı Mohaç'a ait :)

Futbol Uzerine Ahkam

Tabii ki her konuda ahkam kesecek derecede kendini bilmez biri futbol hakkında yazmazsa olmaz.

Öncelikle, 90 dakika oynanan bir maç hakkında, medyanın toplam konuşma süresi 1000+ saat oluyorsa futbol medyasının saçmalıyor olması kaçınılmaz.

Bir radyo kanalı 24 saat futbol hakkında konuşacak güç buluyorsa, saçmalamaması imkansız.

Bir gazete 365 gün en azından 3 sayfa futbol haberi vermek zorundaysa, saçmalamaması imkansız.

Tabii ki 90 dakikalık tek bir maç için, siz saatlerce yayın yapıyor, konuşuyor, makaleler yazıyorsanız teknik taktikten girip, futbolcuların kafalarındaki jöle hakkında konuşuyor OLMALISINIZ.

Tabii ki, her futbolcuyu ve futbol adamını 1 gün övmeli, 1 gün yermelisiniz. Diğer spor yorumcularıyla dalaşmalı, 1 gün dediğinizin, diğer gün dediğini tutmamasına özellikle özen göstermelisiniz ki bu konularda daha da çok konuşabilesiniz.

Esasında bir futbol maçıyla, futbol sonrası bu eleştiri işini TAMAMEN ayırmalıyız. Futbol sonrası eleştiri işi, bir çeşit kendi kuralları olan şov işi. Aksi halde Erman Toroğlu, Ahmet Çakar gibi şovmenler türeyemez.

Ahmet Çakar-Erman Toroğlu futbol eleştirmenleri midir? Kesinlikle hayır.

Onlar futbolun bir yan ürününü iş haline getirebilmiş, öncü şovmenlerdir. Onlara öykünen, onların izinden giden spor yazarları da mutlaka var olmalıdır. Ancak, kesinlikle onların yaptığı işi futbol sporuyla bağdaştırmamak lazımdır.

Bu tür şov programlarını zevkle izleyebiliyorum - bahsettikleri, konunun ana çerçevesi olan maçı seyretmemiş olsam, ilgilenmemiş olsam bile.

Bu durumda ne oluyor? Seyretmediğim ve belki de zevk almadığım bir maç sebebiyle çok doyurucu bir şov izlemiş olabiliyorum. Kesinlikle maçla bağlantılı değil.

Tehlike, bu şov işini net kotaramamış, bu ikiliye öykünen bazı futbol adamlarının şov bilincini tam kavrayamayıp maçla-şovu, eleştiriyle-şovu birbirine katmaları. Bu durumda; fanatizm, yalan haberler, haksız eleştiriler ve tatsız durumlar ortaya çıkabiliyor.

Alternatif olarak, amacım seyredip zevk aldığım bir maç üzerine tatlı niyetine analiz ve bilgi almaksa eğer, Rıdvan Dilmen-Mustafa Denizli gibi saygın, doyurucu futbol yorumcularının işlerini dinlemem/okumam.

Bu iki türün arası ise daha kendini bilmez, ne yapacağını anlamamış başarılı yorumcular/eleştirmenler zaten.

Mantık dışı sms marketingler

Bankalar delireli çok oldu. Hepimiz bankalardan onlarca e-posta, zarf, sms, arama almaya alıştık ve artık önemsemiyoruz bile. Hele bir finansbank var ki, her an yanımızda. Finansbank sıklığında benimle kontak kurmaya çalışan bir arkadaşım olsa, kesin bir daha görüşmezdim.

Banka spamlerine bir şekilde direndik varsayalım. Yaptıkları akıllara zarar sms promosyon kampanyalarına ne demeli? 2-3 lira bonus, world puan vesaire kazandıracak olan sms promosyonlarını anlamak ve katılabilmek için akıllı bir mazoşist olmak gerekiyor.

Şöyleki, 160 karakterlik bir sms içinde hem kim olduklarını, hem kampanyanın ne olduğunu, hem de nasıl katılmak gerektiğini anlatmak zorundalar. Bu insan üstü görevde pek başarılı olamadıkları kesin.

Demin başımdan geçen bir promosyon hikayesini madde madde sindirelim:

  • Babalar günü furyası sebebiyle, her spam bankası gibi kampanyalarda sınır tanımayan Yapı Kredi'nin ısrarlarına dayanamadım.
  • Teklif, 40 ytl değerinde puan kazanmayla ilgiliydi. Başka SMS'e sığmayan hediyeler de vardı.
  • Mesajın dediğine göre 4 haneli bir numaraya KAZAN 6tribgf27w diye bir mesaj atmamı gerektiriyordu.
  • Bu SMS'i telefon ekranında okurken, mesajı yazmama imkan yoktu. E, bu fantastik kodu aklımda tutmamada imkan yoktu, o yüzden kodu bilgisayara yazdım. (Ki şimdi sizler için paste edebildim)
  • 4 haneli numaraya mesajı gönderdim.
  • HİÇ BİR CEVAP GELMEDİ.
  • Mesajı tekrar okudum. Yanlış anlamıştım. KAZAN 6tribgf27w kart noyu 4 haneli numaraya gönder yazıyordu! Yani 16 haneli kredi kartı numaramı da yazmalıydım!
Yahu siz deli misiniz? Manyak mısınız?
  • Kimden geldiğini bilmediğim bir SMS mesajına, kredi kartı numaramı niye yazayım ben? 4 haneli numaranın bankaya ait olduğunu nereden bileyim ben?
  • Cep telefonuna alfanumerik 10 haneli kampanya kodu yazdırılır mı? Sadist misiniz siz?
  • Cebimi biliyorsunuz, kartımı biliyorsunuz - Benden niye kredi kartı numaramı istiyorsunuz? 16 haneli numerik kart numaramı yazmamı nasıl beklersiniz? Aklınızı peynir ekmekle mi yediniz?
  • SMS başına KAZAN niye yazdırıyorsunuz? Koskoca bankasınız, kampanyaya özel numara alamadınız mı? Bana hangi mesajı attığınızı bilmiyor musunuz? "Bu telefondan mesaj atıldığınızda diğer şartlar uyuyorsa kampanyaya katılsın" şeklinde bir program yazmayacak kadar cahil misiniz?
  • Yanlış mesaj attığımda 160 karakter daha bana doğrusunu anlatma, örnek verme ihtiyacı niye duymadınız? Katılmamı istemiyorsanız niye paranıza kıyıp bana SMS atıyorsunuz.

Arkadaşlar gözünüzü seveyim, beceremediğiniz işlere kalkışmayın. Paranızı car cur etmeyin. İyilik yapacağım diye kötülük yapmayın. Böyle devam ederseniz, insanlar sizden nefret edecek, bunu göremeyecek kadar aklınız yok mu?

Yok ki, böyle kampanyalar yapıyorsunuz.

En iyi kopya koruma - Üyelik!

Age Of Conan: Hyborian Adventures çıktı.

Gözüken o ki WoW'dan sonra tahta geçebilecek bir MMORG. Ancak konumuz, Conan değil.

Konumuz, korsan.

Kendimi bildim bileli, bilgisayar oyunu denilince, aklıma kopya bir kaset, kopya bir cd, kopya bir dvd, internetten indirilen kopya dosyalar gelir. Hatta bu kültürümüzde o kadar kanıksanmıştır ki, Microsoft Türkiye'yi sektör olarak görüp de XBox 360 getirmeyi bile düşünmedi.

Ortaokuldayken, kopya commodore ve sinclair oyunlarını ki teypten teybe çekilen kasetlerdi - bolca aldığımı, hatta intenret yokluğunda bir bilgisayarcıda çıkan oyunu alıp - başka bir bilgisayarcıya sattığımı bile hatırlarım.

Hayatımın ilerleyen safhalarında kopya kasetlerin yanına bu sefer fotokopi oyun kitapları girmişti. Kopya koruması yapmaya çalışan oyun firmaları, oyuna devam edebilmek için gereken kodları oyun kitapçıklarına bastılar bir dönem. Sonucu ise kitapçıkların kopyalanması oldu.

Daha da ileride, "çip" lerle tanıştık. Oyun konsolunuz çipleniyor ve yine kopya CD kullanabiliyordunuz.

Sonra XBox geldi ve kopya oyun birden BİTTİ.

Niye? Online oyunlar yüzünden. Microsoft, eğer çip takılmış bir konsolla online contente ulaşmak istediğiniz anda konsolunuzun bir daha online'a girmesini engelliyordu.

Online olmadan, online içeriğe ulaşmadan bir konsol sahibi olmak, internte bağlanmamayan bir PC olmakla aynı noktaya birden gelivermişti. (Tabii bu sefer sorun, parasıyla XBox oyunu alamamaktı :) )

Her neyse, 2-3 gündür Conan'ı almaya çalışıyorum. Türkiye'den. Online sitelerde stok bitmiş - D&Rlarda stok bitmiş.

Bu ne demek? Bir oyun, parasıyla satılarak, kopyalanamayarak da tüketilebiliyormuş.

Bence bu süper bir gelişme.

Zaten, D&R'a gidip eğer Nintendo veya PS3 sahibiyseniz, neredeyse yurt dışıyla aynı zamanda oyun satın alabilmek kadar güzel bir gelişme olamaz.

Twitter Mucizesi (ve phoenix teknolojiler)

Hızlıca:
Twitter nedir biliyorsanız, Phoenix aracı nedir biliyorsanız - araçla ilgili son gelişmeleri twitterdan takip edebilirsiniz.

Yavaşça:
Twitter nedir az çok biliyordum ancak facebook benim için twitter rüzgarını öldürmüştü, bir siteye daha üye olmayacaktım.

Geekbrief.tv takip ediyorum. Sunucu Cali, ısrarla twitter internetin beyni deyip durduğu için bir şans vereyim dedim, account açtım.

Twitter, en kısa haliyle facebook'un status update'ini andırıyor. 160 karakterlik kendiniz hakkında mini bir blogunuz oluyor. 160 karakteri nasıl kullanırsanız kullanın, ister o an ne yaptığını yazın, ister beğendiğiniz bir şeyi tavsiye edin. İster internetten kullanın, ister SMS atarak kullanın. Belki de sizi takip etmek isteyen ailenize o an ne yaptığınızı belirtmek için - şimdi sinemadayım, - çok sıkıştım tuvalete gittim, film mundar oldu gibi bilgiler yayınlayın.

İnsanlar, sizi takip etmek istiyorsa tıklayıp takipciniz oluyor ve sizin hakkınızda son dakika gelişmelerini izliyor. Türkiye'de henüz çok popüler değil, sadece 1-2 arkadaşımın takipçisi olabildim. Gökçen gibi twitter'ı manyakça (sıkça) kullanan arkadaşlarımı da takipten vazgeçtim.

Bugün, yine sonu gelmez RSSlerimde gördüm ki, Phoenix uzay aracınında bir twitter accountu varmış!

Kendisi (yani onun adına geek bir NASA görevlisi) resmi olarak ilgili tüm gelişmeleri twitter'a post ediyor! (Mesela - demin kazı yaptım, altımdaki tuz olabilir - gibi.)

Twitter adını (benim için) yine sonu gelmez RSSlerimde yabancı bir ülkede tutuklanan bir gencin "TUTUKLANDIM!" yazıp cep telefonuyla twitter'a durumu bildirmesi ve neticesinde arkadaşlarının yardımıyla kurtulmasında duyurmuştu.

Bugün ofiste twitter geyiği esnasında Ufuk twitter'ı IRC'ye benzetti.

Çok doğruydu da! IRC, körfez savaşında en hızlı bilgi veren ortam olarak kullanılmıştı. Protokolün amacı, bugünlerde olduğu gibi korsan dosya bulmak, hack etmek crack etmek değildi. Eskiden olduğu gibi kız bulmak da değildi. IRC'nin protokol amacı en hızlı şekilde haber iletmekti.

Bu durumda IRC, twitter'la birlikte küllerinden yeniden doğmuştu.

Formata Para Vermek

Bir film seyretmek istiyoruz.

Bu filmin, senaryosu yazılıyor - oyuncuları bulunuyor, yönetmen çekiyor. Film artık hazır. Bu çaba sırasında emeği geçen kişiler ve kalemler jenerikte yazıyor.

O andan itibaren esasında görev reklamcılara düşüyor ve epey bir bütçede buralara harcanıyor. Tamam.

Şimdi, biz son kullanıcı bu filmi seyretmek istiyoruz... Aynı filmi:

  • Sinemada
  • iTunes'da
  • DVDde
  • VCDde
  • Xbox360 live market place'de
  • PSP UMD diskte
  • Blueray'de
  • vesaire vesaire'de
seyredebiliriz.

ANCAK seyretmek istediğimiz her değişik format için filmin TAM parasını vermek zorundayız. Oysa bu formatlara dönüştürmek ve sunmak için harcanan para, filmin maliyetleri arasındaki EN UFAK kalemler.

Biz sadece aynı şeyi farklı formatta da göreceğiz diye, bir çok yan sanayiye para dağıtıyoruz ve aynı filmi tekrar seyrettik diye yatırımcılara kar dağıtıyoruz.

Ben derim ki, bir filmin hakkını satın alsak ve o nispeten daha pahalı bir satın alma olsa da, filmi dilediğimiz zaman dilediğimiz kadar, dilediğimiz formatta seyredebilsek. Sadece, formatın getirdiği maliyetlere katlanmak zorunda kalsak. Pek mi saçma?

Antalya Maceraları: Biz niye burada oturmuyoruz?

Bunu net olarak söylüyorum: Biz İstanbul'da oturan hepimiz gerçekten MANYAĞIZ.

İstanbul'da iş kuran, çalışan bizler manyağız. İstanbul'da ev almak için didinen bizler manyağız. İstanbul'un trafiğini çeken bizler manyağız. Onca göçü, yozlaşan toplumu çekmek zorunda kalan bizler manyağız. Çözüm olarak yurtdışına kaçmayı düşünenler de manyak. İstanbul'da korunaklı 4 duvar evlerinin içinde yaşamını geçirenlerde manyak. Niye? Örneklerle inceleyelim...

(Diyeceklerim senede 3-5 günlük Antalya Lara tarafında edindiğim tecrübelerle, ütopik bir tümevarımla anlatılacaktır, belki de gerçekle ilgisi yoktur ama olsun)

  • Burada, sıfır park sorunu var. Arabanızı, medeni kentlerde olduğu gibi gittiğiniz her yerin kendi müstakil park yerine bırakabiliyorsunuz.
  • Burada kış sert geçmiyor - 9 ay tişörtle dolaşabiliyorsunuz.
  • Burada, ezik büzük olmayan, nefis, şeritleri belli yollar var. Sürekli ışıklar var, hız yapamıyorsunuz, zaten yapma isteğiniz de yok.
  • Burada, deniz kıyısında (falezlerde) 20 kmye yakın sahil var. Sahile bakan evler var. Kilometrelerce uzunluğunda çimen parklar var. Parklar içinde spor yapmak için yerler var, 1-2 km de bir deniz kıyısında kafeler var.
  • Burada 10-15 km uzunluğunda sahile paralel yürüyüş ve koşu yolları var. Adım başı çöp kutuları var. Yürürken etrafa baktığınızda uçsuz bucaksız deniz var.
  • Burada her köşe başında masaj yaptırabileceğiniz salonlar, saunalar, havuzlar var.
  • Burada tüm markaların olduğu alışveriş merkezleri var. Teknosalar, Vatan bilgisayarlar var.
  • Burada da her yerde wireless var, ADSL var. Alt yapı sorunu yok.
  • Burada her bir kilometrede üst geçitler var - üst geçitlerin HEPSİ YÜRÜYEN MERDİVENLİ. Fantastik.
  • Burada binlerce balıkçı, kebappçı, çeşit çeşit restoranlar var. Hepsi turistik olduğundan maksimum kalitede.
  • Burada her evde güneş ısısından yararlana sistemle 24 saat sıcak su var.
  • Burada evlerin çoğu bahçeli, park yerli ve büyük. İstanbul'a oranla yarı veya 4te1 fiyatına.
E peki bu durumda biz hangi hasta akla hizmet İstanbul'dayız? Özellikle internet, teknoloji, reklam işi falan yapııyorsak, niye iş yerleri İstanbul'da? Internet, bilgisayar için iş yaparken bilgisayarın IPsinin İstanbul'dan veya Antalya'dan alınmış olmasının farkı mı oluyor?

Aman Allahım ne demişim ben!!!


İnanmıyorum, şu ayaküstü röpörtajda ben ne demişim - ne anlaşılmış - ne yazılmış. Gülmekten patlayarak yok olacağım sanırım.

Türk Nokta Net 'den ayrıldıktan sonra iş hayatına HitNet ile devam eden Orkun Peşinci 2002 yılından beri Altın Örümcek jüri üyesi olarak görev yapıyor. Orkun Peşinci ile yapılan röportajda bize görüşlerini şöyle anlattı. ''Geçmişe doğru bakarsanız yani 1996 yılında işe başlamış birinin bugünkü görüşüne bakarsak dünya trendleriyle çok daha uyumlu bir hale geldik ve tasarım genişliğiyle beraber Türkiye'de de buna benzer interaktif siteler en kısa zamanda tüm ülkelerde olduğu gibi global olacak ve hareketine devam edecek. Altın Örümceğin 5 senelik geçmişine bakarsak geriye doğru değil sürekli ileriye doğru giden bir yönle hareket ediyor. Gazeteler 3-4 sene önce okulların web tasarım evleri denilen kişilere yaptırdığı web sitelerinin yerine reklam ajanslarının interaktif ajansların birleşiminden oluşan interaktif denilen, ajans denilen bir kavramla birlikte internet sitesi,tasarımı yani internet sektörü yerine oturdu. Ayrıca başarılı idoller ve uygulamaları sayesinde de hani Türkiye'de herhangi bir şekilde internette şu açık var veya bu açık var, içerik yok denebilecek noktaları geçeli çok oldu.''
Orjinal sayfasına da göz atınız.

ps. N'olur üşenmeyin yorumları da okuyun, Ekim'in enfes yorumu - yemek üzerine yenen tatlı kıvamında.

Sigaraya Karşı Wii!

Şunu farkettim ki, Super Mario Galaxy oynarken sigara içmiyorum.

Özellikle, oyun oynarken ekstra sigara içen biriyim.


Ancak, WiiMote ve nunchuk parçasını tutarken iki elim dolu olduğu için - onu bırakın sadece WiiMote'la oynanan bir oyun olursa bile efor sarfettiğimden sigara hiç aklıma gelmiyor, aklıma gelse bile oyunu durdurmam gerektiğinden içmiyorum.

Hele bir süre sonra WiiFit geldiğinde kimbilir nasıl sağlıklı olacağım.

Muscuts! Logoda gördüğünüz tipin çizeri

Muscuts!

Bir arkadaşım, herhangi gönderdiğiniz vesikalığı, logomda gördüğünüz şekle sokan bir site açtı.

Size benzeyen bir muscutunuz olsun isterseniz, tıklayın. İstemesenizde bazı popüler kültür simalarının hallerini görmek için deneyebilirsiniz.

Altın Örümcek 2007

2003 yılından beri Altın Örümcek Web Ödülleri jürisiyim. Bu sene 5. kez, binlerce internet sitesi gezdim. Her geçen sene, başvurular artıyor.

N adet kategoride N adet site için, hiç bir karşılık beklemeden, detaylandıracağım bir sürü işlem yapıyoruz.

Önce ön elemede başvuran TÜM sitelere bakmak için, juri 4-5 kişilik gruplara bölünüyor ve rastgele 10-15 kategoriyi baştan sonra incelemesi isteniyor. Değerlendirmeye değecekler mi diye değerlendiriliyorlar.

Son 2 senedir, başvurular ücretli olduğu için zaten kendine güvenmeyen web siteleri başvurmuyorlar. Bu ön elemeyi oldukça rahatlattı. Aksi durumda; herhangi bir web sitesi yaratma wizard'ından çıkan siteler dahil (çoğunlukla savrulan Türk bayrağı animated gifli olanlar) her önüne gelen site başvuruyordy ve biz jüriler sabah akşam çalışıp geçersiz siteleri eliyorduk.

Ön elemeden sonra grup elemeleri başlıyor.

Gruplar, kendilerine yine rastlantısal olarak verilen kategorilerde finale kalacak siteleri seçiyorlar. Ancak, her sene her sene yeni kategoriler eklendiği için (yakında en iyi çorap sitesi, en iyi tabak çanak sitesi ve en iyi MoD'un blogu sitesi bekliyorum) bu grup elemelerinde 1000'e yakın site için grup elemesi yapmak durumundayız.

1000'e yakın siteyi teker teker gezip - 3 FARKLI kriterde oy vermek gerekiyor. Akıllara şenlik bir egzersiz, deneyin, otomatikman web dehası olabilirsiniz.

Ön eleme yapıldı, grup elemesi yapıldı. Sırada grup elemeleri tartışma toplantıları başlıyor. İş günü, yarım gün ve tartışmaların ateşli geçmesine bağlı olarak tam gün grup üyeleri ortalama puanlar üzerinden geçerek finale kalacak siteleri belirliyor.

Final bundan sonra başlıyor. Bu sefer juriye halkda katılıyor. N adet kategoriden ortalama 5-10 site finalist olmuş durumda, artık 1. lik için yarışılıyor.

Böylece her bir juri, bu sefer N*10 site için 9 DEĞİŞİK KRİTERDE oy veriyor. Bu da neşeli bir egzersiz.

Artık baktığınız her yerde web sitesi görür hale geldiğinizde sürenizin bittiği anlaşılıyor. Bu noktada mega bir toplantı yapılıyor... tüm juriler tüm finalistleri kıran kırana tartışıyorlar. Gözden kaçanlar, son anda bozulanlar, firması iflas eden siteler, kopya içerik sahibi olma olasılığı olanlar, verdikleri deneme account'u çalışmayan sitelerle boğuşan N adet juri gecenin sonunda dayak yemiş olarak dereceye girecek siteleri belirlemiş - bunun yanında dereceye giremeyen ama dikkat çekilmesi gereken siteleri seçmiş durumda, bir süre internete girmeme yemini ederek kaçışıyor.

Ha, bu noktadan sonra, 2-3 ay bekleyip özel gecede emeğinizin karşılığını görüyorsunuz ya, her sene bu acıya değiyor.

Rejim - Nasıl 30 kilo verdim bölüm I

Lisede şişkoydum. Üniversitede zayıftım. İş hayatımın başında şişkoydum. İş değiştirdiğimde zayıftım. Geçen seneye kadar ÇOK şişkoydum. Şimdi zayıfım.

5-6 sene önce 75 kiloyken (1.83 boy), birden 110 kilo oldum. Gidip mağazadan pantolon alamayacak hale gelmiştim. Uyanınca bacaklarım ağrıyor, yürüyünce nefes nefese kalıyor, akranlarımla etrafta fink atmak için enerjim olmuyordu.

Check-up yaptırdım. Ürik asit olsun, trigliserit olsun, kolestrol olsun maksimum değerleri katlamışlardı. Ama ben çok gençtim! İçimi korku saldı.

Koşarak (Yoo, gayet sürünerek, üşenerek) Yeniköy Tıp Merkezi'nde Menşure Hanım'a gittim.

Dedim ki; "Bakın ben zayıflamak istiyorum. Evde yemek yapamam. Gece geç saatlere kadar çalışıyorum. Hep dışarıdan yiyorum."

O da dedi ki, "Tamam (Bilgisayarla çalışıp, hiç aktivite yapmayan, sabit yemek saatleri olmayan, yemek yediğinde ordan burdan pizza ve iskenderle beslenen sağlıksız) MoD bey."

"Yapacağın şudur: Yemeyi kesmeyeceksin. Hatta daha çok yiyeceksin. Ama günde 1 öğün sadece sebze yiyeceksin. Sebzeyi gidip KüçükEv olsun, Osmani olsun, esnaf lokantası olsun oralarda bulacaksın.

Git öğlen 1 tabak etsiz sebze yemeği ye, yanına yarım porsiyon pilav ye, bol bol salata ye, yoğurt ye.

Git akşam bir porsiyon et ye, yanına yarım pilav ye, bol bol salata ye, yoğurt ye.

Kahvaltıda 2 dilim ekmek, 2 dilim kaşar ye, 4-5 zeytin ye.. bol bol salatalık tomates ye.

Her öğün arasında 1 porsiyon meyve ye.

HAA OĞUL!!!! EN GEÇ YEMEĞİNİ AKSAM 7'DE YE!!!!

1 ay sonra geri gel."

Gittim dediklerini yaptım. 1. ayda 10 kilo vermiştim.

Devamı sonra...

Yemek Sepeti ve Lost. En başarılı reklam

Lost fanatiğiyim. Her hafta en az 1-2 kere yemeksepeti.com kullanıyorum. Digiturk abonesiyim.

Yanda görülen reklam, Digiturk dergisinin Mart sayısında, Lost 4. sezon içeriğinin yanında yer alıyor. Ben Türk reklamcılığında buna uzaktan yakından yaklaşan başka bir reklam görmemiştim.

Tebrikler! (Akşam eve gidip yemek sepetinden sipariş verip lost seyredeceğim)

Modology 1998!!!

Oha diyorum...

Wayback machine benim sitenin 1998 versiyonunu cachelemiş!

Sitenin içinde dolşaınca en eski haziran 1998 yılının bloglarına ulaşılabiliyor.

Ya, hiç durmasaydım sanırım dünyanın en eski blog yazarlarından biri olurmuşum. Tüh.