Yapı Krediden Nefret Ediyorum!

Çağımızda bireysel müşterilerle iş yapan büyük firmaların (sigortacılık, bankacılık, digiturk etc.) en büyük sorununun müşteri ilişkileri olduğunu düşünüyorum.

Çağrı merkezlerine bir sürü para akıtmalarına rağmen hiç bir bireysel müşteriye sağlıklı hizmet verememe paradoksu içindeler.

Bu konuya eğilip çözüm getirecek ilk firma, bence, bulduğu çözümle tarihte yer alacak.

Durumum şu;
Emlak vergisinin son günü ve ben doğal olarak unuttum.

Yapı Kredi'yi aradım. Amacım, telefon şubesi ve/veya Internet şubesinden emlak vergisi yatırılıp yatırılmayacağını öğrenmekti.

Bankacılık işlemlerini seçtim, müşteri numaramı tuşladım. Bana şifremin 1., 3. ve 6. hanesini sordu. Aklımda kaldığı şekliyle, tuşlamaya çalıştım ki telefonda bir cümleyi harflere bölüp hangi hanede ne yazıyordu çıkartmak zor oldu. 3 bilgiyi de tuşladıktan sonra bana, "sizin telefon bankacılığı şifreniz YOK, sizi müşteri hizmetlerine bağlıyorum" dedi. Yahu, maden şifrem yoktu bile bile niye sordun? Manyak!

5 dakika kuyrukta bekledim ve operatöre bağlandım.

Telefon bankacılığından emlak vergisi yatırılamıyor dedi. Ben, internet bankacılığından yatırılıyor mu? dedim.

Bilmiyordu. Beni internet bankacılığı kuyruğuna soktu.

15 dakika kuyrukta bekledim ve operatöre bağladım.

Internet bankacılığından emlak vergisi yatırılamıyor dedi.

Teşekkür ettim ve kapattım.

Böylece uzaktan emlak vergisi yatılamadığını yarım saatte öğrendim.

Eskidne olsa nasıl olurdu? Şubemi arardım, görevliye bağlanırdım, sorardım ve olmayacağını söylerdi. Yardımıcı olmaya çalışır ve yönlendirirdi. 5 dakikada işim ya biter yada olmayacağı anlaşılırdı. Ne güzel, servis sektöründe geriye doğru gidiyor olmamız.



ps. "eklebunu" servisinde konu başlığında tırnak işareti kullanamadığımdan "yapı krediden" yazmak zorunda kaldım.

Formata Para Vermek

Bir film seyretmek istiyoruz.

Bu filmin, senaryosu yazılıyor - oyuncuları bulunuyor, yönetmen çekiyor. Film artık hazır. Bu çaba sırasında emeği geçen kişiler ve kalemler jenerikte yazıyor.

O andan itibaren esasında görev reklamcılara düşüyor ve epey bir bütçede buralara harcanıyor. Tamam.

Şimdi, biz son kullanıcı bu filmi seyretmek istiyoruz... Aynı filmi:

  • Sinemada
  • iTunes'da
  • DVDde
  • VCDde
  • Xbox360 live market place'de
  • PSP UMD diskte
  • Blueray'de
  • vesaire vesaire'de
seyredebiliriz.

ANCAK seyretmek istediğimiz her değişik format için filmin TAM parasını vermek zorundayız. Oysa bu formatlara dönüştürmek ve sunmak için harcanan para, filmin maliyetleri arasındaki EN UFAK kalemler.

Biz sadece aynı şeyi farklı formatta da göreceğiz diye, bir çok yan sanayiye para dağıtıyoruz ve aynı filmi tekrar seyrettik diye yatırımcılara kar dağıtıyoruz.

Ben derim ki, bir filmin hakkını satın alsak ve o nispeten daha pahalı bir satın alma olsa da, filmi dilediğimiz zaman dilediğimiz kadar, dilediğimiz formatta seyredebilsek. Sadece, formatın getirdiği maliyetlere katlanmak zorunda kalsak. Pek mi saçma?

Doğan Cüceloğlu - Korku Kültürü

Doğan Cüceloğlu "Korku Kültürü" kitabında diyor ki:

2 tip kültür var -

Kalıplayan Korku Kültürü ve Geliştiren Saygı Kültürü

Türkiye'de tabii ki korku kültürü hakim.

Şöyle açıklayalım: Kalıplayan Korku Kültürü, daha çok ezbere dayalı, kişiye dayatılan ancak kişinin içinden gelmeyen bilgilere dayalı bir kültür. Dogmatik ve otoriter. Nedenler, nasıllar açıklanacağına, çocuklara - otoriteye uymayı, sorgulamamayı, dinlememeyi ve ezberletilenleri yapmayı aşılıyor. Bilgi veriyor ama bilgiyi özümsetmiyor. Örneğin, çocuğa yemeği zorla yedirme, zorla ders çalıştırma, "elalem ne der?" şeklinde, başkaları için yaşamaya yönelten bir kültür.

Bu kültürle büyüyen çocuklar; zihinsel olarak pek gelişmemiş, neyi niçin yaptığını bilmeyen ve yaptığından zevk almayan, bu yüzden de insanlara saygı duyamayan, yanlışın niye yanlış olduğunu bilemeyen, evini temiz tutan ama sokağa tükürebilen insanlar oluyorlar.

Geliştiren Saygı Kültürü ise, çocuğa değer veren, ona saygı duyan ve herşeyeden önce onun da bir birey olduğunu öncelikle aşılayan, doğruya yanlışa yöneltmekten çok, neyin niye doğru olabileceğini anlatan bir kültür. Benlik bilinci yüksek, saygı görmüş kişi, komplekssiz büyüyeceği gibi aynı zamanda neyi niye yaptığını bilecek ve kendini de geliştirebilecektir.

Böylece hurafelere ve kulaktan dolma şeylere inanacağına, doğru ya da yanlış kendi seçimlerini yapacak ve topluma faydalı bir birey olabilecektir. Kendine saygı gösterildiği için başklarına da saygı gösterebilecektir. Kendi kararlarını alabileceğinden mutlu olacak, mutlu olduğu için işini iyi yapabilecektir.

Doğan Cüceloğlu'nun bu kitabını okuyun ve zaten az çok bildiğiniz Türkiye gerçeğini tamamiyle idrak ediniz.

Bu idraktan sonra belki de bizler, en azından bizden geçtiyse de bu bilinçle yetiştirebileceğimiz çocuklarımız insanca yaşamayı tadabilirler.