Mekan eleştiri: Gold Bilgisayar + Metroport "iRezil"

Aylin'le Ataköy tarafında bir haftasonu geçiriyorum. Alışveriş planımın içinde:

  • Mohaç'ın (MoDOLOG girişindeki avatarımın çizeridir) önerisiyle "Sakin" grubunun CDsini almak.
  • Çağdaş'ın önerisiyle Wii için component kablo almak. Smah Brawl için hazırlık Gamecube controller almak.
  • Richard Dawkings'in önerisiyle "A for Andromeda" bilim kurgu kitabını bulmak.
  • Epson printer için siyah kartuş almak.
  • CDR almak.

Kahvaltıdan sonra, Aylin Metroport isimli yeni açılan alışveriş merkezini görmek istedi. Çok yakınında bir Gold Bilgisayar olduğu için bir taşla 2 kuş olacaktı. Gittik.

Gold Bahçelievler'in otopark sorunu yok. Ancak genelde arabalar çıkıştan giriyor, girişten çıkıyor. Diğer herşeyi sorunlu:

  • En üst katta güya bir cafe ve kitapçı var. Ancak alışveriş yatığınız eşyalarla üst kata çıkarsanız alarmlar ötüyor. Güvensizlik diz boyu. Kitapçıda, müzik raflarnda kitaplar, kitap raflarında müzikler, bilim kurgu raflarında Türk edibiyatı kitapları duruyor. Güncel hiç bir kitap yok. Tuvaletleri iğrenç ötesi, mide bulandırıcı. Kafeteryası orta okul kafeteryası düzeninde ve içeriğinde.
  • En alt katta, ev eşyaları ve home theater sistemleri var. HD-DVD satıyorlar! Anfileri yok. Türbanlı kadınlar, DVD player ile VCD player alıyorlar.
  • Kafeteryanın alt katında bilgisayar oyunları ve konsollar var. Gamecube controller buldum. Elime alınca uzaktan biri bağırdı: "Onnar Wii alırsa veriloy. Alamassın." Bu saygısıza kafa atmak istedim. Yine de usulca, tek başına alıp alamayacağımı sordum. "Onnar bilgisayarlan veriloy" diye beni azarladı. "Ühühühühühüh" dedim kaçtım korkup.
  • En başarılı katı - genel geçer bilgisayar sarf malzemesi katı. Orada da boş bir alabalık ucuz kulaklık alıyor. 5 kişiden 3 ü bilgisayarları ilk defa görüyor ki bunlar en son geçen yıl yıkanmış, 2 si türbanıyla uyumlu kulaklık arıyor.
  • Kasadan çıkınca, alarmları çıkartmak için ayrı bir masa var. Orada sıra var, en güçlü olan ve en cahil olan gücüyle öne geçiyor. Başaran alarmı çıkarttırıyor. Bir hapishane havası hakim, alışveriş yapanlara potansiyel hırsız muhamelesi yapılıyor.

Sadece CDR ve Epson kartuş bulabildim.

Metroport'a gittik. Açılışı geçen ay yapılmış ama inşaatı bitmemiş. Alışveriş merkezi ile aynı binada hastane var. Hastanenin girişi - alışveriş merkezinin çıkışı. Allah korusun, bu hastaye düşmeyelim.

Otoparkı evinizden biraz daha geniş. Ama bildiğiniz ev tasarımına sahip. Arada anlamsız, sütunlar yükseliyor. Her bir sütuna da çarpılmış. Oto yıkama giriş katına konduğu için yıkamada bekleyen arabalarla giren arabalar birbirlerine karışıyor. İçeride inşaat sürüyor.

Giriş otopark katında asansör önünde beklemeyin - o kata uğramıyormuş, bir süre sonra güvenlik görevlisi gelip söyledi.

İçeride dünyanın en küçük starbucks'ı var. Karşısında henüz açılmamış başka bir cafe var. Uyduruk palyaçoların, türbanlı hanımların "ekikiki" diye gülen çocuklarına vak vak dansı yaptırdığı bir platform var. Dairesel bir yapı; iniş merdiveni en solda, çıkış merdiveni en sağda. En üst kata çıkmak için TÜM alışveriş merkezini dolaşmanız gerekiyor. Başka yolu yok. Bu dahiyane fikri bulan kişinin alnından öpmek lazım. Kötü bir japon RPGsi leveli gibi. En üst kata çıkana kadar 30-40 random encountera maruz kalırsınız.

Yaşasın ki - vak vak yapan çocukların arasından geçmek zorunda olacağımızı farkedince kabus gördüğümüzü anlayıp, arkamıza bakmadan kaçıp mafya babalarının arabalarının başında beklediği otoparka inip kaçtık.

Bu bahsettiğim 2 yere SAKIN gitmeyin. N'olur.

Oyun Eleştiri: XBox360 Devil May Cry 4 "Filmini yapsınlar başrolde Sawyer oynasın"

Devil May Cry 4, Xbox360 ve PS3'de eş zamanlı çıktı. 2 versiyon 1e1 aynı. PS3 versiyonunda hard diske yarım saat yükleme yapıyor, Xbox versiyonu hiç bir şey kurmadan çalışıyor.

PS2'de ilk Devil May Cry'i hatırlarım. 2 arkadaşımla bir akşam diskini takmış - oyun bittiğinde sabah karşı başından kalkmıştık. Bol bol, "oha, çüş, süper.. enfes, wow" demiştik. O dönem, bu oyun yeni bir oyun standartı ve belki de türü yaratmıştı.

Aradan geçen yıllarda, DMC'yi (Devil May Cry) "God of War" sürklase etti.

Şimdi yeni bir nesil, yeni konsollor ve bu yeni konsollarda God Of War eksikliği varken, Devil May Cry 4 geldi.

Enfes cutscene'ler, müthiş grafikler, çok başarılı bir renk paleti, güzel bir rock müziği eşliğinde - yakından bakmadıkça DMC kahramanı yarı demon Dante'yi andıran bir genci yönlendiriyoruz. Oyun, Dante ile savaşarak başlıyor. Bir kuşak çatışması.

DMC God of War'dan kendine bir çok şey katmış. Özellikle bölüm sonu canavarı (!) savaşları şahane. Ekranda, gerçeküstü canavarlarla döğüşürken gerçekten zevk alıyorsunuz.

Eleştirilebilecek yerlerde ise, enfes cutscene'lerin sürekli oyunu kesmesi ve aksiyonu yavaşlatması - bazı yaratık tasarımları - odadan odaya geçerken bir süre sonra gıçık olduğunuz geçiş efektini sayabiliriz.

Kısaca, DMC 4'ü konsola takın ve hiç kasmadan sadece zevkine varın. Kısa da olduğu düşünülürse 1 haftalık iyi bir aksiyon olarak düşünülebilir.

ps. Eğer filmi çekilecek olursa, Lost'un Sawyer'ini Dante'yi oynaması için aday gösteriyorum.

Film Eleştiri: Spiderwick Chronicles "Fantazi işinde para varmış"

Yüzyıllar sonra apple faresi ile buluştuk. Cafe Nero'da kahve içip hararetli bir şekilde interneti tartıştık. (şu karşıda gördüğümüz footlocker firmasına web sitesi yapsan ne olur, yapmasan ne olur - web işi yapacaksan kurumsal bir site değil, web projesi yapacaksın - yeni bir web tasarımcısı kurumsal site yapsa ne farkeder, profesyoneli yapsa ne farkeder - insert routine web based anonymous thought - üç beş küçük kurumsal site yapacağına bütün yıl 1 adet büyük web işi yapsan daha iyi olmaz mı)

O kahve benim şu kahve senin, laf lafı şu o veya bu şekilde açarken sinema saati geldiğini farketmemizle birlikte biletimizi de kaybettiğimizi farkettik. Elimizde sadece (şans eseri) kredi kartı slibimiz vardı.

Kasiyere koşturduk. El ve kol hareketleriyle destekli olarak biletimizi kaybettiğimizi F 7-8 sırasına bilet aldığımıza yemin ediyor olduğumuzu anlatıp, kart slibini matah bir belge olarak göstermeye yeltendik. Kasiyer, tüm sevimsizliğiyle "İkna olsam bile yetkim yok" dedi, bir alt kata bizi "ofis"e gönderdi.

"Ofis"e geldiğimizde görevli arkadaşa: Biletimizi kaybettiğimizi E 5-6 sırasına bilet aldığımıza
yemin ediyor olduğumuzu anlatıp, kart slibini matah bir belge olarak göstermeye yeltendik. Görevli, "Lütfen bir süre burada bekleyin" diyerek "ofis" in karanlığında kayboldu.

Bir süre sonra, "Filme bilet alan sadece 2 kişi var zaten, size inanıyorum" dedi.

Salona yürüdük.

Salona geldiğimizde yer göstericiye: Biletimizi kaybettiğimizi G 8-9 sırasına bilet aldığımıza... "Salon boş buyrun" dedi ve içeri girdik.

Boş salonda utanmadan telefonlarımızın sesini bile kapamadık.

Birbirimize iPhone ve iTouch'larımızı gösterip, browserlarımızda aynı blogun aynı haberini açık bulduğumuzda filmin 5-6 dakika önce başlamış olduğunu gördük ve konsantre olmaya çalıştık.

Film standart bir Narnia/Golden Compass benzeri. Narnia'dan kat kat güzel, Golden Compass (eksi Nicole Kidman) dan güzel. Golden Compass (artı Nicole Kidman)'a eşit.

Bana biraz Goonies'i andırdı.

Sorunlu küçük çocuk ve ona kıl olan kardeşleri perilerin özelliklerini deşifre eden ve standart kötü yaratık tarafından elbetteki ele geçirilmek istenen kitabı bulurlar. Kitabı korurlar, kötü yaratığı alt ederler mutlu olurlar. Olaylar gelişir.

Filmde 2 tane müthiş eğlenceli peri (ev cini ve hobgoblin) var. 2 tane Warcraft severlerin hoşuna gidecek sahne var. 30 saniye Nick Nolte var.

Lord of the Rings'den çok, Narnia/Golden Compass az çok zevk almışsanız gidin.

Manyaklar İçin Tedavi Bölüm III - "Hep ya da hiç"

Depresyonist düşüncenin ilki, "Hep ya da hiç" çarpıtması, "kişisel özelliklerinizi siyah ya da beyaz gibi uç noktalarda görmeniz" demektir.

Hiç kimse bütünüyle zeki veya bütünüyle aptal değildir.

Hiç kimse her şeyiyle çekici ya da tamamiyle çirkin değildir.

Hiç kimse bütünüyle iyi ya da bütünüyle kötü değildir.

Hata yapmak sizi bütünüyle değersiz, başarısız, yetersiz yapmaz.

Hep ya da hiç düşüncesi mükemmeliyetçiliğin temelini oluşturur. Mükemmeliyetçilik, sizi kızgınlığa götürür, kızgınlık nefrete, nefret acıya - acı da sizi karanlık tarafa götürür.

Şunu düşünün, en mükemmel geometrik şekiller sadece TEORİDE vardır. Hiç bir üçgen mükemmel üçgen değildir - her duvar az da olsa çarpıktır - her zeminde az da olsa pislik vardır.

10 depresyonist düşüncenin ilkine sahipseniz, yaptıklarınız sizi hiç bir zaman tatmin etmez, iç huzuru kaçırırsınız. Depresyona doğru gidersiniz. Hata yapmayı ÖĞRENİN! Hata yapınca kendinizi cezalandırmayın. Moralinizi yerle bir etmeyin. "Ben hiç hata yapmam" demeyin, kendinizi bu yükün altına sakın sokmayın.

(Yazıdaki ana fikir "İyi Hissetmek" kitabından alınmıştır)

Oyun Eleştiri: Wii - Super Mario Galaxy "Başım dönüyor!"

Wii oynamayalı epey olmuştu. Bir süre içinden çıkan paketle yetinip cihazı tozlu bir köşeye kaldırmıştım. Daha önce bahsettiğim Super Smash Brawl için heyecan duyduğumdan dolayı Brawl'ın PAL versiyonu çıkana kadar biraz Wii pratiği yapayım diye ofisten kimsenin dilinden düşmeyen Super Mario Galaxy'e şans vereyim dedim.

Wii'nin bu kadar zevkli bu kadar hasta bir konsol olduğunu unutmuşum.

Oyunun CDsini Wii'ye koyduktan 3-4 saat sonra başından kalktım. Tuvalete doğru yürürken - yalpaladığımı, dik bir çizgi halinde yürüyemediğimi fark ettim.

Nintendo yine yapacağını yapmıştı. Dünyanın en saçma karakteri Mario, neden evrenin en başarılı video oyun karakteri olduğunu bu sefer de Wii'de kanıtladı. Her yeni Nintendo konsolu için Mario, en iyi oyun. Gözü kapalı alabilirsiniz.

Oyun tek kelimeyle baş döndürücü. Şu ana kadar oynadığım EN İYİ platform oyunu.

Kontroller, Wii'nin ne kadar iyi bir konsol olduğunu gösteriyor. Nunchuk'la yürürken, Remote'la zıplıyor - kendi ekseniniz etrafında dönüyor ve yıldız parçaları topluyorsunuz. Eğer oyunu 2 kişi oynuyorsanız - ki kesinlikle tavsiye ederim - arkadaşınız yıldız parçalarını toplayıp, sizi daha yükseğe zıplatmak gibi yardımcı işleri üstleniyor. Tek kişilik bir oyun daha akılcı bir şekilde 2 kişinin zevk alacağı hale getirilemezdi.

Oyun oldukça geniş: 42 adet gezegen - 120 adet bölüm var. 120 bölümü simgeleyen yıldızları topladığınızda Luigi ile oynama şansına sahipsiniz (ki ben onu Mario'dan daha çok severim)

Eğer Wii'niz varsa bu oyunu OYNAYIN OYNAYIN OYNAYIN.

Mekan Eleştiri: Sanda Day Spa İstinyePark "Bliss"

Daha önce çok fazla gergin biri olduğumu, normal insanlar gibi yaşama devam edebilmek için sakinleştirici almam gerektiğinden bahsetmiştim.

Bu güzelliğimin yanında, bilgisayar başında evrimleştiğim için 6-7 sene önce başlayan kronik bir boyun eğrilmesi sahibiyim. Şöyle ki, doktorların söylediğine göre boynum 60 yaşında birinin boynu.

Bu 2 nefis özellik birbiriyle şöyle kaynaşıyorlar: Gerildiğimde, sinirlendiğimde, bağırıp çağırmak yerine kendimi tutarsam eğer, DİREKT boynum tutuluyor. Mesela, biriyle herhangi bir tartışma anında ÇAT diye kitlenebiliyorum (Evet çat sesi çıkıyor). Bu durumda kafamı döndüremediğim gibi yatmak kalkmak bir dert oluyor.

7 yıl önce, iş arkadaşlarımın olduğu geniş bir grupla Tayland'a gittik. Tayland kültürü Amerika ve Avrupa kültüründen çok farklı. Bunun bir çok sebebinden biri de Budizm inancı (Tayland Buda'sı genelde bilinen Buda'nın aksine zayıf bir bedene sahip).

Tayland'da masaj, burada berbere gitmekle eş. Şöyle ki, neredeyse tüm tapınaklarda masaj yapıldığı gibi, alışveriş merkezlerinde tuvalet olduğu kadar Reflexology (Ayak masajı diyelim) dükkanları var. Onu da geçtik, sokakta kırmızı ışıkta beklerken biri gelip bir kaç kuruşa yolda sırt masajı yapıveriyor.

Ben Tayland'da maruz kaldığım bu masaj olayına çok ısındım. Çarpık ve gergin vücudum su içmek gibi masaj ihtiyacı doğurdu.

Türkiye'de bir çok yerde, gerek tatil yörelerinde gerekse İstanbul'da o spa benim bu spa senin dolaşmışlığım vardır. (Kime ödül verirsin derseniz; Bodrum Fuga'da bir masaj tavsiye ederim)

İstanbul'da evime yakınlığından dolayı, Hillside Alkent'te açılan Sanda Spa'yı tercih ediyordum. Ancak, sanırım popüler, rezervasyonla bile aklınıza gelen gün yer bulmak neredeyse imkansız.

Yine böyle bir boyun tutulma anında yana yakıla Alkent'i aradım. Tabii ki yerleri yoktu. Web sitesinden, İstinye Park'da da merkez açtıklarını gördüm ve onları aradım. Belki yeni olduklarından dolayı yer bulabildim.

Mekanın kendi bir girişi var. İstinye Park içinde Hillside kompleksinin büyük bir kısmına sahipler. İçeri girdiğinizde, elbiselerinizi bırakabileceğiniz, PINle sizin kilitlediğiniz dolapları var. Girip, soyunup size verilen bornozu giyiyorsunuz. Bir kullanımlık bez terlikleri ayağınıza geçirip, masözünüzle buluşuyorsunuz.

Masöz sizi önce orta boy bir jakuzinin olduğu bir salona götürüyor. Etraf güzel kokulu ve loş. Mayo getirmişseniz, jakuziye girebiliyorsunuz. Masöz size, rahatlatıcı bir içecek veriyor ve tamam dediğinizde sizi masaj odasına görürüyor.

Seçebileceğiniz bir çok masaj çeşidi var. Ben Sanda Klasik denedim. 50 dk süren tam vücut masajı.

Masaj bittikten sonra, yine jakuzi yanında duraklıyorsunuz. Bu sefer soğuk su ve yeşil ekşi bir elma ikram ediyorlar. Daha sonra duş alıp, giysilerinizi giyip gidiyorsunuz.

50 dk lık masaj 80 lira civarında. Eğer 10 tanelik paket alırsanız şu an kampanyaları varmış daha ucuza geliyor.

Film Eleştiri: Cengiz Han "Benim cici moğolum"

Lise çağımda tarihten HİÇ hoşlanmazdım, çünkü:

  • Orta Dünya'nın tarihi beni daha çok ilgilendirirdi.
  • Tarih kitabının arasına çizgi roman koymayı tercih ederdim.
  • Fen öğrencisiydim ve tarihten ÖYS'de puan alamıyordum.
  • Tarih öğretmenimiz tarihleri ezberlettikten sonra büyük ihtimalle akşam ne yemek pişireceğini düşünmeye daha ehemmiyet verirdi.
  • Tarih okumak, daha çok savaş tarihlerini ezberlemek demekti.
Bu bağlamda tarih dersini şu şekilde hatırlarım:

"Osmanlılar X yılında Y ülkesiyle savaştılar. Z antlaşmasını yapıp eve döndüler. A padişahı öldürüldü, B padişahı başa geçti, C ülkesine savaş açtı, D topraklarını alıp E antlaşmasını imzaladılar. A padişahı öldü oğlu F başa geçti, G ülkesi ayaklandı, H antlaşması yapıldı ve haritada şu parmakla gösterdiğim yer I imparatorluğuna geçti. J tarihinde, 5 gün 5 gece savaştılar, D toprakları bu sefer H ülkesine geçti. Matbaa geç geldi, bu yüzden aptal olduk. Avrupa çalışırken biz lale yetiştirdik, sarayda dansöz oynattık, feci geriledik. Tüm dünya bize kumpas kurdu, puştluk yaptılar."

Sonra büyüdüm.

Gerçek tarihin de Orta Dünya tarihi kadar zevkli olduğunu keşfettim. Tarih bilmenin "tarihleri ezberleme" ile bağlantılı olmadığını gördüm. Hayatta ÖYS'den daha mühim şeyler de olduğunu anladım (destur!).

Bir süredir, lise yaşantımda eksikliğini çekmiş olduğum tarihle haşır neşirim. Özellikle içinde "tarihler" geçen kitapları değil de, eski dönemlerde yaşayan insanların dünya görüşlerini, neyi niye yaptıklarını - eski uygarlıkları ve kültürleri, onların dillerini ve buna benzer günlük yaşamda etkili olan davranışlarını okumak büyük keyif veriyor. Mesela "yazı" nın, sadece ve sadece çiftçilerin muhasebe kayıtlarını tutmak için ortaya çıkmış olduğunu... A harfinin bir öküzü simgelediğini ve çivi yazısına geçiş sırasında o öküzün giderek A ya doğru çağlar içinde nasıl dönüştüğünü görünce bazı şeyleri daha kolay kavrıyorsunuz. (Evet, herşeyin başının para. Kaç öküzün var, oy kardeşim sen şunu bu taşa.)

Ha, film nasıldı? Kanlı Cengiz Han dünyanın yarısını ele geçiriyor. Hiç alakası yok; (Japon bir oyuncunun canlandırdığı) Timuçin çocukluğundan itibaren bir kız uğruna önce babasını kaybediyor, sonra kağanlığını kaybediyor, sefil bir çocukluk geçiriyor. Acıların çocuğu olarak oradan oraya sürükleniyor. Çocukluk arkadaşı kan kardeşi Camoka'nın yardımıyla kız arkadaşını kurtarıyor. Bir at uğruna kan kardeşiyle kan davasına giriyor. Yine yeniliyor yine yeniliyor. Feci başarısız oluyor. Hapislerde çürüyor.

Bir gün otlakta çocuklarıyla oynarken; "Ula bu moğolların çivisi çıktı. Ben bunları bir adam edeyim de görsünler günlerini" diye gaza gelip, atıyla bozkırlarda koştrup dünyayı fethediyor.

Film kopuk kopuk bir sürü maceradan oluşuyor - tek başına ordan oraya koşarken bir sonraki sahnede bir orduyla oradan oraya koşuluyor. Daha sonraki sahnede tek başına hapse dönülüyor - bir sonraki sahnede binlerce adamla tekrar savaşa çıkılıyor.

Ancak yine de bir şekilde, özellikle Amerika'lılara Moğol'lar nedir, nasıldır, Cengiz Han kimdir az çok bir şeyler anlatıyor.

Biz de, lale devrini bir bitirebilsek, kendimiz Kanuni nedir nasıldır gibi bir kaç yarı gerçek yarı uydurma film çeksek, uzak tarihimizi aklımızda canlandırabilsek diyorum.